Uzun Yola Çıkmak-1
Geçen sene bu zamanlarda yazdığım bir yazı tekrar tekrar düşüyor usuma. Ne olmuştu, neydi bam telime basan hatırlayamıyorum ama… Her şey içimdeki sesi bulmamla başlamıştı galiba. Onu bir tek ben duyabiliyordum. Ona bir isim vermem gerekirse, üstadın yaptığı gibi ‘dostum’ diye ünlemek isterdim içime.
Kimdi yahu çocuk kalbimin zihnimle bitiremediği münakaşaların tezahüründen doğan bu dost? Çocukken yaptığım rengârenk resimlerden çıkıp gelmiştir… Evet evet, muhakkak öyle olmuştur! Resimler mi? Hatırladığım, dört yaşında sürekli resim yapardım; suluboya hem de. O kadar severdim ki… Sonunda bayağı biriktiklerindeyse bir sanatçı edasıyla evin koridorunda kendime sergi açar, annemle babama sunardım. Sonra bir şey oldu. Bir yakınımla konuşuyorduk. Bana büyüyünce ne olmak istediğimi sordu. Ressam olmak istediğimi söylediğimde şaşırdı. “Ressam olursan para kazanamazsın ki!” Güldüm. “E ben de resimlerimi satarım o zaman.” Sonra belki de her çocuğun ömründe bir kez duyduğu cümleyle tanıştım:
“Sen hobi olarak çizersin yine. Kendine güzel meslek bul.”
Size bir şey itiraf edeyim mi?.. Benim resmim felaketti. Hem o zaman hem de şimdi. Sanırım bu yüzden o yakınımın sözünü dinleyip bu sevdamdan vazgeçtim. Ama ona teşekkür ediyorum beni vazgeçirdiği için. Çünkü benim ruhum kağıtları boyalarla değil, kelimelerle resim yapmak için kullanmak istiyordu. Bunu keşfetmek için biraz daha büyümem lazımdı.
Ama ben ondan çok daha önce benim için çok daha mühim bir şeyi keşfettim. İçimdeki ses, kadim dostum; evet o bana fısıldıyordu bunu. Yazılarımın ve kurgularımın can suyu olacak şeydi bu: Tiyatro!
Şimdi bu olmadı Hatice kardeş. Ne yani hani resimdi en büyük tutkun?! Olduğunu kim söyledi ki, biraz sabır… Dostum bana, beş yaşındaki bana, öğretmişti davamı tiyatroyla nasıl yayabileceğimi. Ama ben bunu nasıl düşünüp planladığımın farkında bile değildim çünkü o zaman Suriye savaşının ilk yıllarıydı. Annem oraya gidip belgeseller çekiyor, insani yardım faaliyetleri yapıyordu ve ben onunla birlikte konferanslara gidiyordum. Eylemler, kermesler, yardım çalışmaları… Bir yanda Filistin, bir yanda Pakistan, bir yandan Etiyopya. “Nasıl, nasıl, nasıl?” diyordum dostuma. “Söyle bana, nasıl anlatacağım bunu insanlara?” Annem gibi belgesel mi çekmeliydim? Hayır, buna ilgim yoktu. Sadece izlemek hoşuma gidiyordu ve belgesel çekmek başka bir ruh hali gerektiriyordu sanırım. Ben başka, daha başka bir şey yapmak istiyordum…
Sahne beni bekliyordu! Öyle hissediyordum. Davamı tiyatro sahnelerinden yayacaktım. Mescid-i Aksa’nın, Halep’in, Saraybosna’nın sesini insanlara oyunlarımla duyuracaktım!
Ama bir şey oldu. Dostumu aldım karşıma ve tek bir soru sordum ona.
“Söyle bakalım güzel dostum. Ben yıllar sonra büyüdüğümde kapanacağım ve dinimin bana emrettiği gibi tesettürlü bir hanım olacağım. Eee, ben nasıl sahneye çıkıp kadın erkek karışık, herkesin önünde oyun sergilerim!? Ne kadar doğru bu?” Baktım cevap yok, anneme sordum. O da bana sadece kadınların izlediği oyunlar sergileyebileceğimi söyledi. Tatmin olmuş gibi yaptım dört sene boyunca ama olmamıştım. Başka bir çözüm yolu bulmalıydım; kadın-erkek, genç-yaşlı, Müslüman ve gayrimüslim herkese yaymak istiyordum davamı! Dört sene nasıl yapacağımı düşündüm ve dile getirmeye çekindiğim bir fikrim dışında hiçbir şey bulamadım:
“Oyuncular hep İslam’la örtüşmeyen şekillerde mi hünerlerini sergilemek zorundalar?..”
Şimdilerdeyse tiyatrodan tamamen vazgeçmiş durumdayım. Durun onun hikayesini de anlatayım: Geçen sene bir şekilde tiyatroya olan inancım tazelenince kendimi arkadaşımla beraber okulumuzda ders vermeye gelen bir tiyatro eğitmeninin kursunda buldum. Ama biz ne heyecanlıyız! Dünyayı kurtaracağız ya! Netice: sene sonu liselerarası yapılan tiyatro yarışmasında oyun sergiledik. Sonunda kulise döndüğümüzde aynaya baktım: “E hani biz davamızı yayıyorduk insanlara? Hani şöyleydi, böyleydi…” Hemen suçu dostuma yükledim tabii.
“Yahu ben sana böyle mi dedim?!” diye anlatmaya başladı. Anlayacağınız, benim tiyatro serüveni orada bitti. Ama bunların hepsi beni gerçek ve tek bir hedefe doğru götürüyordu.
Tabii bir on senelik süre zarfında “Bu işi nasıl yapabilirim?” sorusuna cevap aramak için tiyatro, yazarlık; olmadı askerlik, savaş pilotluğu, uçak mühendisliği gibi tankla tüfekle Kudüs’ü fethetme planlarıma varana kadar birçok muhakemeden geçtim. En sonunda sevgili dostumun bana taa en başında anlatmaya çalıştığı şeyi buldum: beşinci sınıftan beri yazıyordum, ama sinemayı da fevkalade seviyordum. Ne yapsam ne etsem derken çizgi filmlerde olduğu gibi başımın üstünde bir ampul parıldadı. Yahu ben niye film senaryosu yazmayayım ki! Evet evet evet! Bu nasıl aklıma gelmemişti!? Davamı insanlara sinema yoluyla yaymaktan daha güzel ne olabilirdi ki benim için?
Daha sonra-hâlâ sonrası var evet-sinema filminden çok başka bir yol çizmeye başladım kafamda.
Diziler!
Evet. Şimdi lütfen dürüst olun. Ailecek ellerimizde çaylar ile oturup izleyebileceğimiz ne kadar dizi kaldı ki televizyonda? Bir elin parmağını geçmez, yani en azından bizler için…
Benim hayalimse artık başörtülü kadınları küçük gören ve Müslümanları alttan alttan kötüleyen, Türk-Müslüman inanç ve kültürü ile uzaktan yakından alakası olmayan dizilerin özellikle çocukları ve gençleri daha fazla etkilememesi. Bunu yapmak istiyorum ben de. Zor ama istiyorum, ne yapayım. En azından bunun için çalışmalıyım çünkü bu ülke benim ülkem ve bu ülkenin çocukları benim ağabeyim, ablam, arkadaşım, kardeşim… Bu yolun kendime düşen kısmında şimdiye kadar uzun bir yol geldim ve Allah’ın izniyle her zaman daha çok çalışarak yürümeye devam edeceğim.
Belki çocuklarımla beraber oturup dizi izleyebilirim ha, ne dersiniz?

Kendi içinde mısraların ve kelimelerin talebesi. Dışarıda Görsel İletişim Tasarımı öğrencisi. İkisini kavuşturup Türk televizyonları için dizi senaryoları yazmak istiyor.

İnşâAllah sen yaz, bizler de izleyelim
Allah kolaylık versin
Karşına iyi insanlar çıkarsın