9 Kasım 2022

Dört Şehir Bir Gönül

Yazar: Şefika Nur KOCAAĞA

Dost zor düşman kolay kazanılırmış, bunu en iyi 22. yaşımda anladım.

Üniversite hayatının daha çok başındayken korku ve heyecanla yurdunun kapısına bırakılmıştı Züleyha. İlk kez ailesinden ayrı kalacağı annesi, babasına ve abisine taşıdığı endişeyle birlikte el salladı. Gözleri kıpkırmızı olan Züleyha ağlamamak için kendisini zor tutuyordu. Ailesinden hiç ayrılmak istemiyordu. Vakti geldi, ailesini geride bırakarak yurdun kapısından içeri girdi. Kendisi gibi birçok gencin ellerinde bavullarla bahçede beklediğini gördü. Bazı öğrenciler ailesinden ayrıldığı için ağlıyor bazıları da çoktan arkadaş edinmiş ve muhabbete dalmışlardı. Elindeki bavulla yurdun kapısında etrafı incelerken karşısına bir görevli abla çıkmıştı. Kendisine doğru gülümseyerek yaklaşıyordu. Züleyha, görevli ablanın tatlı konuşmasından onun cana yakın olduğunu anlamış ve biraz olsun içi rahatlamıştı. Görevli ile beraber kendi odasının olacağını düşündüğü kapıya geldi. Odasının yerini öğrendikten sonra eşyalarını taşımak için aşağıya indi ve eşyalarını taşımaya başladı. O esnada maskesi yüzünde esmer bir kızın kendisine yardım ettiğini fark etti. Maskenin ardından “Merhaba Züleyha, nasılsın?”ı duyduğu kişide tanıdık bir yüz gören Züleyha şaşkın bir şekilde “Bilgeee! Seni maskeyle tanıyamadım!” dedi. Yabancılık çektiği bir yerde, gurbette tanıdık birisini görmesi onu çok mutlu etmişti. Bilge, Züleyha’nın sınıf arkadaşıydı.

Yükseköğrenimlerinin ilk yılları Covid’den dolayı online olduğu için telefon üzerinden tanışıp arkadaş olmuşlardı.
Günler günü, aylar ayları kovaladı. Züleyha yurda, yurt Züleyha’ya alışmıştı. Züleyha bir çok arkadaş edindi, zaman akıp geçti, mezun olmasına 3 hafta kaldı. Yeni bilgiler edinmiş ve birçok konuda da kendini geliştirmişti. Daha yolun çok başlarındayken korku ve heyecanla girdiği yurttan ve arkadaşlarından artık ayrılmak istemiyordu. İlk geldiği zamanlar nasıl da yalnız hissediyordu. Tek isteği evine bir an önce gitmekti. Şimdi her şey değişmişti… Üç güzel arkadaşından ayrılamıyordu. Onları çok seviyordu. Çünkü hasta gününde yanından ayrılmayan arkadaşlarıydı. Güzel gününde de kötü gününde de her anında onlar vardı ama artık ayrılmak zorundaydı canı gibi sevdiği dostlarından. Yurtta adeta aile olan, her sıkıntılarında toplaşıp birbirlerine destek olan ve boş vakitlerini deli dolu geçiren bir gruptu bu grup. Kimi zaman merdiven köşelerinde halay çekip coşuyorlardı, kimi zaman güvenlikçilerden gizli odada kısır, makarna, çay keyifleri yapıyorlardı. Kimi zaman da birbirlerinin odalarına gidip komşuculuk oynuyorlardı.

Züleyha sabahın bir vakti daldığı düşüncelerden güneşin doğduğunu bile fark etmemişti. Ne çok anısı vardı bu yurtta; kahkahaya boğulduğu geceleri, sabahları aniden üzerine çuvallanan arkadaşları tarafından uyandırıldığı günleri; parkta birlikte çocuklar gibi eğlendiği ve parkta aniden oyun havası açıp oynadıkları günleri, sokakta birbirlerini küçük çocuklar gibi kovaladıkları günleri, kahvaltılarda birbirlerini sabırla bekledikleri günleri, aralarında morali bozuk olan kim varsa onu güldürmek için şekilden şekle girdikleri zamanları çok özleyecekti. İçi buruktu Züleyha’nın. 4 İnsan ta uzaklardan birbirlerini bulup can ciğer olmuşlardı. Mucizelerle dolu olan hayat, kimin aklına getirirdi ki…

Üç dostundan ilki Bilge’ydi, onun için özeldi çünkü yanında ilk Bilge’si vardı. Muhabbeti, samimiyeti ilk onda tatmıştı. Bilge, Züleyha’nın gözünde olgun, azimli, çalışkan, iyi gözlemci, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayıp kendi işine bakan, dışarıdan sert ama tanıdıkça pamuk gibi olan, merhametli, insanlara karşı nazik ve samimi, dobra bir kızdı. Bilge güçlü bir karakterdi ve bu Züleyha’nın örnek alacağı ayrıca en hoşuna giden özelliğiydi. Züleyha, Bilge’nin en çok gözlerini seviyordu, yeşil ile ela arasında sürekli değişen çok güzel gözleri vardı. Yurdun içerisinde çoğunlukla bulundukları bir bölüm vardı. Bazı geceler uyuyamadıklarında veya ne zaman bir sorunları olsa o bölgeye gidiyorlar ve dertleşiyorlardı. Orası ikisinin bölgesi olmuştu… Aslında hiç planlanmadan oluyordu. İkisi de aynı anda gizli bölgeye geliyorlardı. Birbirlerinin duygularını hissediyorlardı. Sanki ayrı bedenlerde aynı ruhu taşır gibiydiler. Züleyha bu olayı kendi içinde gönül bağı olarak tanımlıyordu. İkisi ne zaman birlikte olsa birbirlerine bakıp dertleşiyordu. Züleyha’nın konuşmadan anlaştığı ve anlaşıldığı nadir insanlardan biriydi. Arada bir, Zehra ve Ecren’in onlar olmadan buluşmalarından dolayı, ayrımcılık yapıldığı düşüncesine girmelerinden korkuyorlardı. Çünkü bu grupta her şey anca beraber kanca beraberdi, öyleydi de.

Dostlarından ikincisi Zehra’ydı. Züleyha onu daha çok “Minik Kuşum” diye adlandırıyordu. Aralarında çok farklı bir bağ vardı. Zehra’yı küçük bir kardeşi gibi benimsemişti. Sürekli Zehra’sıyla uğraşıyordu. Onunla uğraşmak Züleyha için çok eğlenceliydi. Hiç çekinmiyordu ona karşı davranışlarından çünkü Zehra’nın kendisinden rahatsız olmadığını çok iyi biliyordu. Grupta en küçük kendisi olmamasına rağmen grubun en küçüğü olarak benimsenmişti. Zehra ağır başlıydı, tane tane konuşuyor ve insanları pür dikkat dinliyordu. Çok akıllı ve güzel bir kızdı. O duruşuna, insanlara olan merhametine, en çok da saf ve temiz olmasına ve o utangaçlığına gıpta ediyordu. Belliydi, ailesi onu özenle yetiştirmişti. Nedense Zehra yanındayken sahiplenici içgüdüsü ortaya çıkıyordu. En çok hoşuna giden özelliği de ne yaşanırsa yaşansın akıllıca hareket ediyor ve olgunca davranış sergiliyor olmasıydı.

Grubun asıl küçüğü olan son üyesi Ecren’di. Al yanaklarıyla meşhurdu Ecren. Gülümsediğinde gözlerinin içi parlıyordu, çok anlayışlı ve zeki biriydi. Dışarıdan gören çok sakin ve sessiz diyebilirdi ama yakın arkadaşları için deli dolu ve eğlenceliydi. Sevdiklerine karşı tamamen çok farklı oluyordu. Seviyorsa her şeyi göze alabilirdi. Konuşulacak insanı bilir konuşulmayacak insandan uzak dururdu. Grubu genellikle hareketlendiren ve tüm olaylardan haberdar olup grubu bilgilendiren oydu. Züleyha’nın gözünde tam bir ayaklı magazindi, ayrıca birlikte oldukları her anı dakika dakikasına kadar videoya alan da Ecren’di. İyi ki hiç bıkmadan kameramanlar gibi tüm anılarını kaydetmişti. Züleyha’nın, Ecren’deki en çok hoşuna giden özelliğiyse anlayışlı ve alttan alan biri olmasıydı.
Hepsini ayrı ayrı seviyordu. Onlarla biriktirdiği birçok anısı vardı. Son günler arkadaşlarını, birbirlerini sık sık arayıp hal hatır sormaları ve ne olursa olsun ayrılmamak için sıkıca tembihliyordu Züleyha. Bu dostluk hep sürmeliydi.

Artık ayrılma zamanı geldiğinde Züleyha odasından tüm eşyalarını toplayarak bomboş odaya son bir kez daha bakıp çıkmıştı. Elinde valizi ile yurdun koridorunda arkasında valizinin tekerlek seslerini bırakarak ilerliyordu. Züleyha ilerlediği her bir yerde, her bir merdivende biriktirdiği anıları gözünün önüne getiriyordu. Birçok neşenin, kahkahanın, bağrışmaların şahit olduğu duvarlara bakarak yurttan çıkışını yapmıştı. Son kez Zehra ile beraber yurdun bahçesine göz gezdiriyor, ikisi de gözleri dolu yaşanılan her şeyi ve burayı şahit kıldıkları tüm izleri geride bırakmışlardı.

Züleyha hayatının parçası olacak bir hikâyenin sonuna daha gelmişti.

İnsan hiç beklemediği bir anda gönlünü bırakırmış bir şehre, sırf sevdikleri o şehirde diye…

Şimdi Züleyha’nın gönlü üç şehre bölünmüştü.