25 Kasım 2022

Bir İstanbul Hikayesi

Yazar: Hatice Hazal GÖKÇİMEN

Bir sabah namazı sonrası; Temmuz ayı olmasına aldanıp üstüne bir hırka dahi almadığından dolayı hafif titremesini bastırmak maksadıyla incecik başörtüsünü omuzlarına sararak, bir uç beyliğini andıran kampın mescid olarak kullanılan deniz kenarındaki hasırlarının üstünde, Gelibolu’yu seyrederek derin muhakemelere dalmıştı. Arkadaşlarının, çadırından ayrıldığından haberleri yoktu, uyuyorlardı. Muhtemelen kahvaltı saatine kadar da haberleri olmayacaktı ve o, birisi gelip onu oradan kaldırana, hatta kovana dek o toprak ve diken içindeki hasırların üstünde öylece oturmaya ve otuz saniyelik bir müziği saatlerce hiç sıkılmadan tekrar tekrar başa sarmak suretiyle dinleyerek düşünmeye, yazmaya devam edecekti. Bunu yapmayacak olsaydı kendine ihanet etmiş gibi hissedecekti çünkü. Güneş’in yarımadanın solundan yükselip belli bir noktaya gelişine, sabahın erken saatinde balığa çıkmış tek bir teknenin oradan oraya gidişine şahit olmuş; bunlardan zevk almıştı. 

“Biz burada ne yapıyoruz?” diye sormaktan kendini alamıyordu. Babasının olayın trajedisini ortaya koyan, telefonda yarım yamalak işitebilmiş olsa da çok güldüğü esprisini sürekli getiriyordu usuna. “İşte!..” diyordu. “Tüm hadisenin tezahürü bundan ibaret. Bir amacımız yok. Buraya toplaşıp tam bin beş yüz kişi aynı saatte uyuyoruz, aynı saatte kalkıyoruz, güya aynı anda namaz kılıyoruz, aynı saatlerde bu bir tabur veya yarım tugayı dolduracak kadar insanla yemek yiyoruz.” Güldü. “Mesela ben… Ben bir takım komutanıyım. Bölük komutanımız beni çadırımızın sorumlusu seçti. Öyleyse emrimde 6 erim var.” Zarifoğlu’nun Yaşamak kitabındaki askerlik anılarını hatırladı bu defa. Bu onu daha çok güldürüyor. Özellikle Kıbrıs’ta yedek subaylık yaparken askerlerine verdiği emirler yüzünde bir tebessüme sebebiyet veriyor. Tekrardan karşı kıyıda gezdiriyor gözlerini. Bir gariplik var. Bunun bir İstanbul yazısı olması gerekiyordu. Hatta şu an tek başına ne yaptığını ve ne yapacağını bilmeden körfezi izlemeyip bir gün batımında Üsküdar sahilde arkadaşlarıyla bir banka doluşup Sultanahmet’ten başlayarak tüm boğazı seyre dalmalılardı. 

Müzik bitti. Başa sarmak ihtiyacı hissetmedi. 

Takım komutanları askerlerinin başına geçmeye başlamışlardı. 

Saatlerdir aynı şekilde oturmaktan uyuşmuş bacaklarını ovalayarak kalktı.

Son bir kez karşı kıyıya baktı. 

Bunun bir İstanbul hikayesi olması lazımdı.

Hani, üstad diyor ya:

“Zorunluluk motifi bana da böyle üzerine eğilince tuhaf geliyor. Fakat yemin ederim öyle hissediyordum.”