Korkuyu Beklerken
Oğuz Atay, Türk edebiyatında postmodern metin denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biridir. Birçoğumuz onu “Tutunamayanlar” kitabıyla tanısak da kendisi yazarlığın dışında, mühendis ve öğretim üyesidir. Oğuz Atay’ın genellikle kullandığı karakterler; hayata küsmüş, kendini dış dünyadan soyutlamış, yalnız olmayı yeğleyen kişilerdir. Yalnızlaşan ve bunun neticesinde içselleşen bu kişiler, zamanla kendileriyle iletişim kurup, çoğu zaman problemli bir karakter olmaktadırlar. Oğuz Atay “Korkuyu Beklerken” isimli öykü kitabında da yine depresif kişilikleri incelemektedir.
Kitabımız 8 hikâyeden oluşmaktadır. Herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği bu farklı 8 hikâyede aslında bizleri anlatmaktadır Oğuz Atay. Yalnızlığın getirdiği bunalımı, dışlanmayı hatta kimliksizleşmeyi işlemiştir öykülerinde. Bu karakterleri öylesine kurgulamıştır ki içe kapanık, sosyal hayattan uzak ve topluma yabancılaşmış bu kişiler aynı zamanda; sorunlara baş kaldıran, sorgulayan kişilerdir. Ama öyle ya, kitabın ismi gibi karakterler de yalnızlaşmanın getirdiği ürkekliği taşırlar. Baş kaldırmak bir yana dursun bu kişiler yanlışa yanlış, doğruya doğru deme misyonunu dahi taşımazlar. Fakat o zaman Oğuz Atay bu karakterlerinde neden zıt özellikleri birlikte barındırmıştır? Aslında okuyucularına yaptığı bir ironidir bu. Bu karakterler aslında yalnız olmayı kendileri tercih etmiştir. Kaplumbağa misali kabuklarına çekilip, hayatı yalnızca kendi pencerelerinden izlemeyi seçmişlerdir. Peki neden? Dedim ya çünkü bu karakterler bulundukları çağa, çağın toplumuna uzaklaştırmışlardır kendilerini. Bir nevi yabancı kalmayı seçmişlerdir.
Oğuz Atay’ın “Korkuyu Beklerken” kitabındaki 8 hikâyeden üçüncüsü olan ve kitaba da ismini veren “Korkuyu Beklerken” hikâyesi “tutunamayan” bir karakterin başından geçen korku çıkmazını konu alır. Kitaptaki başkarakterimiz lise mezunu bir adamdır. Başkarakter, bir akşam şehirden uzak, müstakil evine geldiğinde masada bulduğu bir mektupla tüm düzeni alt üst olur. Mektup farklı bir dille, tanınmadık sözcüklerle yazılmış bir ihtar mektubudur. Başkarakterimiz, kendini “üstünyol” olarak adlandıran gizli bir mezhepten gelen bu mektubu, ölü diller uzmanı olan bir arkadaşına çözdürerek kahramanımızı dışarı çıkmama konusunda keskin bir dille bildirdiğini öğrenmektedir. Kendini soyutlayarak, kurduğu tüm düzen alt üst olmuştur. Üç senelik bir süreci ele alan bu hikâyede, başkarakter eve kapanıp açlıktan ölmeyi bile göze almıştır. İlk denemesinde, evinin yakınlarında açılan marketin kuryesi tesadüfen gelip kurtarılır. İkinci kez açlıktan ölme raddesinde kapısı yine çalar bu sefer de gelen bankacılardan, banka hesabına büyük ikramiye çıktığını öğrenir. Ölmeyi bile beceremediğini düşünerek delirmesine ramak kalan başkarakterimiz, bu defa da okumadığı gazeteleri yakarak evini yakmak ister. Tam o sırada bir gazete haberinde “üstünyol” adındaki mezhebin üyelerinin yakalandığı yazısına rastlar. Haberin gerçekliğini sorgulamak için evden kaçar ve birkaç tanıdığına gidip bir süre orada kalan karakterimiz artık herkes gibi olmak istemeye başlamıştır. Evlenmek, düzenli bir hayata sahip olmak, bir işe girmek gibi amaçlar edinmiş bunun için bazı atılımlarda bile bulunmuştur. Biriyle tanışıp, yemeğe çıkmış ama normalleşme adına yaptığı bu şeyler ona komik gelmeye başlamıştır. Önce korkuyu, sonra özgürlüğü yaşayan karakterimiz bu sefer de kendince bir intikam, öç alma isteğine girip bu tarikatın ona yaşattıklarını o da başkalarına hatta belki güce yeterse onlara yaşatacağını düşünür. Fakat bir süre sonra pişman olarak kendini yine soyutlar. Başkarakterimiz kendince yazmaya çalıştığı tehdit mektuplarında “Kimseden korkum yok.” Cümlesini kullanması ve mezhebin kendisine yolladığı mektupta yazılanları tekrar kullanmasıyla hikâye sonlanır. Korkuyu Beklerken, başkarakterin mektubu aldıktan sonraki yaşadığı korkuyu işler. Zaten ürkek olan başkarakterimiz o günden sonra sürekli bir korkuyla yaşar. Korku dolu yaşamından sonra kendini iyice toplumdan uzaklaştırıp kendi halinde yaşamaya karar verir. Kendi kendine konuşarak olmayan senaryoları kurgular hale gelmiştir. Korkunun, kişi üzerinde bıraktığı travma neticesinde karakterimiz kendisiyle bir karmaşa içinde kalmıştır. Oğuz Atay, aslında bu kurgu ile zaten kendini dış dünyaya kapatmış, insanlardan uzak bir köşede yalnız yaşayan, dünyadan, tabiattan kopmuş, sürekli tedirgin, huzursuz, ömrünü ayrıntı ayıklamakla geçiren, gizli güçlerin kendisini tehdit ettiğini sanan ve korkuyla kıvranan bir kişinin iç dünyasını ve onun bunalımlarını işlemiştir. Korku, hayatımızda var olan bir mücadele halidir. Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken adlı kitabıyla bu durumun içselleştiğini gösterir.
Yazımı Korkuyu Beklerken’den birer alıntı ile bitirmek isterim;
“Korkuyla beklemek, korkuyu beklemek gereksizdi; çünkü dünyanın yarıçapını ve İstanbul’un fethini biliyordum. Üç çeşit yönetim biçimi vardır, anlıyor musunuz: Mutlakiyet, meşrutiyet, cumhuriyet. Bunun dışında hiçbir şey yoktur, varsa da bunlardan birine girer. Dünya basık bir yuvarlaktır ve yerçekimi diye bir kuvvet vardır, anladınız mı?
