20 Temmuz 2023

Gül Damlası

Yazar: Sema Nur EKİNCİ

Enes… Yine hüzünlü bir gece geçiriyordu. Çekyata yatağı serilmişti ama yatmak gibi niyeti yoktu. Oturdu, dirseğini camın mermerine, başını cama dayadı. Gözleri gökte, aklı karşı apartmanın camında gördüğü kızdaydı.
İki ay önce görmüştü onu ilk. Çok güzeldi. Fikrince dünyada onun kadar güzel bir insan olamazdı. Zümrüt yeşili gözleri, dalgalı turuncu saçları, göğü süsleyen yıldızlar gibi onun da yüzünü süsleyen çilleri vardı. Aman Allah’ım! Düşündükçe daha bir güzel geliyordu Enes’e. Sanki bir şiir gibiydi. Sadece Enes’in okuyabildiği bir şiir…
Karşı apartmanın üst katına birileri taşınmıştı. Yerleşmelerinin bittiğini tahmin ettiği bir gün odanın camından dışarıyı seyrederken görmüştü onu. Camı açık evin içine rüzgar esmesiyle evin içindeki aynaya yansımıştı yüzü kızın. Anlık bir görüştü… Tül evin içinde dalgalanırken içeri giren rüzgar sanki kızın saçlarını okşuyordu. Muazzam bir şeydi! Sanki gül bahçesinde gezinirken bütün güller onun yanaklarını okşamış da yanaklarında iz bırakmışlardı. Öyle bir al mahcubiyet… O sonbaharı andıran saçları… Ya gözleri… Aman Allahım! Kafayı yememek işten bile değildi.
Çocuksu bir kalp ile böyle bir sevdaya tutulmuştu işte. Lise üçüncü sınıftaydı. Daha bıyıkları bile terlememişti ama yüreğinden katre katre aşk akıyordu. Çekyatı yurt edinmişti. Gözleri hep karşı apartmanın camındaydı. Belki yine görürüm umuduyla iki aydır öyle bekliyordu. Ne hikmetse hiç dışarı çıkarken görmemişti. Ya da cama çıktığını, en azından mutfak balkonuna çıkardı insan değil mi? Evin diğer fertlerini adı gibi ezberlemişti. Anne ev hanımı olmalıydı. Balkona çıkar, işlerini yapar, dışarıda alışveriş yapar bir hali vardı. Normal bir ev hanımı halleri. Tıpkı kendi annesi gibiydi. Baba olması gereken kişi muhtemelen masa başı işi yapıyordu. Her gün takım elbise ve iş çantasıyla eve girerken ve çıkarken görmek mümkündü. Pazar günleri hariç. Demek onun da herkes gibi o gün tatil günüydü. Bi’ kız vardı ama Enes’in yüreğinin ritmini değiştiren o Gül Damlası değil. Daha büyük bir kız. Muhtemelen en büyük kardeş. Ve bu da tahminince resim öğretmeni gibi biri olmalıydı. Elinde resim çantası eksik olmazdı gördüğü kadarıyla. Hatta bazı günler o balkona oturup tuvale bir şeyler çiziyordu. Enes o resimleri de çok merak ediyordu. Bu kadar çok çiziyorsa çizimleri çok güzel olmalıydı. Küçük bir erkek çocuk da vardı. 10-11 yaşlarında gözüküyordu. Mahallenin çocuklarına henüz alışıyor, daha yeni yeni sokağa çıkıp oynuyordu.
O’nu hiç görememişti. Hiç dışarı çıkmıyordu. En azından ablası resim çizerken yanında otursaydı ya! Yok işte balkona bile çıkmıyordu. O’nu görememek içinin en derininde harabeler oluşturuyordu. Sanki içinde bir bina var, kolonları sağlam yapılmamış da bir sağa yatıyor bir sola yatıyor, yıkılmamak için direniyor gibiydi. O’nu görmek için nelerini vermezdi ki… Ama yok işte, böyle çekyatta oturup karşı camı izlemekle de eline hiçbir şey geçmiyordu.
İşte böyle gecenin hüznünün en demli zamanındayken karşı cam, işte o cam!.. Işık yandı! Abla kişisi sıcaktan bunalmış olmalı ki camı açtı, perdeyi azıcık araladı. İçeri tatlı tatlı meltem giriyor olmalı ki perde beşikte bebeğin sallandığı gibi sallanıyordu.
“Hadi be” dedi kendi kendine Enes.
“Hadi be saçlarında sonbaharı hissettiğim, gözlerinden daha değerli mücevher bilmediğim! Hadi canına yandığım, çık şu cama da bir defa göster bana kendini. Bu can seni ister. Kays olsam Mecnûn’a dönmüştüm çoktan. Ferhat kim ki! Ben yeri kazar dünyanın merkezini koyardım önüne. Ah bir gözüksen bana, bir gülümsesen… Uzaya oksijen olur nefesin. Ah be Gül Damlası! Ah…”
İşte orada! Aynada! Yine aynaya yansımıştı o güzeller güzeli. Ne vardı camın yanına gelse? Neyse, hiç olmazsa O’nun yansımasını görmüştü tekrar. Uzun sürmedi bu hal. Cam kapandı, perde çekildi. Cennetin yeryüzündeki yürüyen hali silinmişti yine gözlerden. Enes başladı ağlamaya. Öyle sessiz sedasız değil! Hıçkıra hıçkıra ağladı. Neden sonra aklına bir şey geldi. O kız! Neden ilk gördüğü yerle aynı yerde duruyordu? Hiçbir yere çıkmıyor da? Yoksa! Evet evet, kesin ayakları tutmuyor olmalıydı. Ailesi daha iki ay olduğu için gezmeye çıkamamıştı da O’nu da henüz dışarı çıkaramamış olmalılardı. Hay Allah! Nasıl aklına gelmez bu? Şimdi deseler ki “Kopar bacaklarını, sevdiğin kıza takacağız.” hiç düşünmeden verirdi, anında! Enes böyle düşüne düşüne, ağlaya ağlaya uyuyakaldı.
Ertesi sabah kahvaltıda annesi Enes’e seslendi:
“Enes! Yavrum ne bu hal? Son zamanlar sende bir değişiklik var. Soruyorum söylemiyorsun da! Annenim yavrum ben senin. Lütfen söyle bana. Hadi!”
Enes usançlı gözlerle annesine baktı:
“Anneciğim boşver. Şimdilik çok erken. Ben sana emin ol zamanı gelince neler olduğunu anlatacağım. Hiç keyfim yok.”
Annesi üstelemedi. Söyleyeceği başka şeyler vardı:
“Tamam. Bu arada akşam baban gelince misafirliğe gideceğiz. Hayır, bak sakın yüzünü azdırma. Bu sefer itiraz istemiyorum.”
“Anne ya. Siz babamla gidin işte benim ne işim var?”
“Olmaz bu sefer hayır diyemezsin. Karşı apartmanın üst katına yeni birileri taşındı. Onlara bir hoşgeldiniz diyemedik. Yerleşsinler diye bekledim. Bugün onlara gidiyoruz.”
Enes şok geçiriyordu. Elindeki çay bardağını düşürdü. Bacağı yandı ama hiç hissetmiyordu. Gözlerinin içi parladı.
“Enes!”
Enes duymuyordu annesini artık. Aklı şimdi Gül Damlası dediği kızdaydı.
“Enes!”
Son anda kendisine geldi. Annesine bir şeyinin olmadığını, çayın zaten soğuk olduğunu söyledi. Apar topar yiyip kalktı. Ne giyecekti? Öyle çeşit çeşit kıyafetleri yoktu. Son bayramda aldıkları kıyafetlere karar verdi. Aynanın karşısında kendisine baktı, saçları baya uzamıştı. Ne kadar salmıştı böyle kendisini… Annesinden biraz para alıp berbere gitti. İşi tamamdı. Eee? Akşama kadar nasıl bekleyecekti? Of off! Daha çok var akşama.
Enes’i çok bekletip de yüreğini yormayalım. Akşam olsun mu sayın okur? Tamam.
Akşam babası geldi. Evde dört dolanıyordu Enes. Arada bir karşı apartmanı izliyor, bir hareketlilik var mı diye bakıyordu. Babası da hazır olunca çıktılar. İki kaldırım arası ne kadar uzak olabilir ki? Sanki git git bitmiyor gibiydi. Karşı apartmana girdiler. En üstteki zile bastı babası. Bir zaman sonra dış kapı açıldı. Apartmanın içine girdiler. Neden en üst katta ki bu ev Allah’ım? Ama öyle olmasa kendi camından nasıl seyredebilirdi değil mi? Hemen bu düşünceden vazgeçti. Sevgiliye giden yol ne kadar uzun olursa olsun yorulmamalıydı. Yorulan zaten sevmiş olmazdı! Merdivenler bitti, kapının önüne geldiler. Babası kapıyı tıklattı. Kapıyı evin küçüğü açtı. Diğer fertler de ardında tebessümle Enes’in ailesini içeri buyur ediyorlardı. Enes’in yüzündeki tebessüm yerini hüzne bıraktı. O yoktu! Neden gelmemişti ki kapıya? Sonra ayaklarının tutmadığını hatırlayıp düzeltti halini.
Gül Damlası’nı gördüğü odaya davet edildiler. Heyecandan düşüp bayılabilirdi. O’nu artık görecekti. Doya doya izleyecekti. Hatta onunla konuşacak, yazdığı mektubu bile verecekti. Hislerini mektupla açıklamıştı Gül Damlası’na.
Babası, annesi ardından kendi girdi içeri. Ev ahalisiyle tokalaştılar ama odada O yoktu. Yoktu işte! Etrafta tekerlekli sandalye de gözükmüyordu. Acaba kendisi berberdeyken başka bir yere mi götürmüşlerdi? İmkanı yok! Eve misafir gelecekken yapılmaz öyle şey. O kadar heyecanlanmıştı, beklemişti akşamı. Neredeydi bu kız, of! Büyükler sohbete dalmışken evin küçüğü Enes’in yanına oturdu. Enes bir cesaretle sessizce sordu:
“Ablan nerede senin?”
Resim öğretmenini gösterdi çocuk:
“Orada ya görmüyor musun?”
“Hayır hayır diğer ablan!”
“Deli misin sen be. Benim başka ablam yok ki. Biz iki kardeşiz.”
Beyninden vurulmuşa döndü Enes. Olamazdı! Bu evde başka biri daha olmalıydı! Aile fertlerinin hepsi esmerdi ama o kızılcaydı. Bu da biraz garipti ama akrabasından başka birine benziyordur diye düşünmüştü. Farkında olmadan ağlamaya başladı. Yine hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Herkes Enes’in başına toplandı. Su içirmeye çalışıyorlar, sakin olmasını söylüyorlardı. Neler olduğunu anlayamadılar. Camı açtılar biraz nefes alsın diye.
“Annecim geç şöyle camın yanına. Ne oluyor sana. Oğlum! Bir şey de söylemiyorsun. Geç biraz hava al bari…”
Annesini dinledi. Arkasını dönüp camın yanına geçecekti ki karşı duvardaki aynanın tam hizasında camın solunda bir tablo gördü. Evin kızına döndü, ardından tabloya baktı. Bu oydu işte! Gül Damlası! Nefesi kesildi. Gözleri karardı. Gözyaşları dondu. Olduğu yere öylece yığıldı. Gördüğü ve aşık olduğu evin kızının çizdiği bir portreydi sadece. Dilinden dökülen son sözleri şunlar oldu:
“Keşke bu kadar güzel resim çizmeseydiniz!”