4 Ekim 2023

Seyahat Sanatı

Yazar: Tuğba KORKMAZ

Kitaplarıyla yaşamın çeşitli kavramlarına yepyeni bakışlar kazandıran Alain de Botton, bu kez “seyahat etmeyi” yatırıyor masaya. Farklı şehirleri, farklı yazarların hayali rehberliğinde gezerken, yolculuğun büyüsü kentlerin kokularına karışıyor.

Alain de Botton, seyahati tatil ya da iş rutininin gerektirdiği bir aracı değil, ruhu dinlendiren ve iyileştiren bir etkinlik olarak görüyor. Seyahat Sanatı, isterseniz trende, otobüste ya da uçakta kilometreler aşarken, isterseniz de koltuğunuzdan kalkmadan kahvenizi yudumlarken okuyabileceğiniz bir kitap.

Seyahat planı ise çok basit:
Gidilecek Yer: Uzaklar
Rehberiniz: Yazarlar

Uzun zamandır bu kadar lezzetli, tadı damağımda kalan ve seyahat ile sanatı bu kadar güzel aktaran, içinde kendimi bulduğum bir eser okumamıştım. Birbirinden farklı olduğunu düşündüğümüz bu iki alan yani seyahat ve sanat aslında bütüncül bir bakışla eserde yerini alıyor. Yazarın bu ikisini harmanlaması muhteşem bir ahengi ve okuma zevkini beraberinde getiriyor. Kitabın akıcılığı, betimlemeler ve birbirinden kıymetli fotoğraf ve resimler ayrı bir güzellik katıyor, söylemeden geçemeyeceğim. Seyahatler deneyimlemiş ve gittiği yerlere bambaşka gözlerle bakmayı şiar edinmiş birisi olarak bu kitap benim için daha da anlamlı bir hal kazanıyor. Okurken satırların arasında kaybolmak, kendini bazen Alp Dağları zirvesinde, bazen salınan bir selvi ağacının gölgesinde, bazen bir gün batımını seyrederken, bazen de gecenin fark edilmeyen renklerini temaşa ederken buluyorsun. Kitapta alıntılamak ve yorumlamak istediğim o kadar çok yer var ki hepsini yazmaya kalksam sanırım burası yetersiz kalır. O sebeple elimden geldiğince seçerek ve lafı fazla uzatmayıp bu kitabı seyahat, sanat ve edebiyat seven herkese tavsiye ederek bitirmek isterim.

“O ana kadar görmezden geldiğim önemli bir gerçek ilk kez varlığını hissettirmişti işte: Ben adaya gelmekle kendimden uzaklaşmış olmamış, adaya kendimi de taşımıştım.” Zaman zaman seyahatlerime bu hisle çıkmıştım; ‘kendimden uzaklaşmak.” Büyük bir gerçekliği göz ardı ettiğimi belki de yeni yeni fark ediyorum. Döndüğüm zaman eski ben değildim tabi ki lakin giderken yanımda benimle gelen düşünceler oralarda bir yerde bırakıp geldiğim bir şey gibi de değildi, benimle beraber dönmüşlerdi…

“Yerleşim birimlerinden uzak ve otoyolun kenarına terk edilmiş bu mekân, şiir yüklüydü.” Bazen mekânların değişik bir büyüsü ve hissi olabiliyor. Urfa’da Ayn-ı Zeliha Gölü’nün kenarında oturmuş ağlamıştım dakikalarca, nedenini bilmeden. Şimdi düşününce gönlümün kırgınlığı beni o mekanda yakalamış ve farklı bir deneyim yaşamıştım. Tıpkı buradaki şiir benzetmesi gibi orası da benim için hüzün yüklüydü…

“Yolculuklar düşüncelere gebedir. Hareket eden bir uçak, gemi ya da tren kadar bizi kendimizle konuşmaya sevk eden pek az yer vardır.” Seyahatler bir bakıma düşünce üzerine yeni deneyimler keşfetmenin, kendini tanımanın bir yöntemidir. En çok insan sessizlikte kendi sesini duyacak gibi gelir lakin bu bazen böyle olmayabilir. Araç sesleri, insan sesleri, etrafta koşuşturanlar size benzersiz bir sessizlik ve kendinize dönüş hali yaşatabilir. Mesele neye kulak kesildiğimizle doğru orantılıdır. İçimize mi? Dışımıza mı?

“Barbados’ta, adanın doğu yakasında, Afrika kıyılarına kadar uzanan menekşe rengi denizi seyretmiştim. Ada birdenbire gözüme çok küçük ve kırılgan görünmüştü; adayı kaplayan cart pembe çiçeklerin ve gür ağaçların oluşturduğu teatral yeşillik, denizin ciddi monotonluğuna karşı düzenlenmiş bir sokak gösterisiydi sanki.” Âh, böyle betimlemeler beni benden alıyor. Sanki bir insandan bahsediyor gibi gördüklerini tasvir ederken, muhteşem.

“Fotoğraf çekmek, güzel bir yerin bizde ateşlediği o sahip olabilme isteğini bir süre için dindirebilir; az bulunan bir manzarayı kaybetme endişemiz, deklanşöre her basışımızdaki klik sesiyle birazcık daha azalır.” Gezerken bol bol fotoğraf çekmemin bir sebebi buymuş demek, aydınlandım. Güzel olanı kaydetme, hatırlama ve yeniden inşa etme gibi bir deneyimmiş.

Ruskin insanların ayrıntıları fark etmeyişlerinden yakınırdı. Ona göre modern turistler aceleyle geziyorlar ve gerçekte hiçbir şey görmüyorlardı, özellikle trenle bir haftada Avrupa’yı dolaşıp ‘Avrupa gördüm’ diye böbürlenen turistlere çok kızıyordu. “İnsanların dünya üzerinde görülmesi gereken her şeyi görmeleri mümkün değildir; daha fazla şey görebilmek için yavaş yürümeleri gerekir, hızlı yürümek onlara hiçbir şey kazandırmaz. Asıl değerli olan düşüncedir, bakıştır, hız değildir. Hızla yol almak merminin hedefe ulaşmasını kolaylaştırmaz; gerçek insan olmak isteyenler yavaş gitmekten zarar gelmeyeceğini bilmelidir, çünkü insanın zaferi gitmekte değil var olmaktadır.”

Kemal Sayar’ın sözü geldi aklıma; “Yavaşla, bu dünyadan bir defa geçeceksin.”

Ve bir anı canlandı; Sivas Kalesi’ne çıkmıştım. Gün bitmek üzereydi. Etrafta pek kimse yoktu bir çay evine oturdum. Demli bi’ çay geldi. Bün batımını, şehri kuş bakışı seyrederken yavaş yavaş yudumladığım o çayı, ve ufak çaplı bir sazende ve hanende ekibinin canlı söylediği “Sen Sivas’ı seyret, yâr ben de seni” türküsünü unutamam. Çerçeveletip hatıralarım içine asmak istediğim bir ândı…