Köşe
Güneş son pırıltılarını gösterirken kapıya yaklaştı ve eli zile uzandı. Dınnn dınnn. Bir iki adım geriye çekildi. Son huzmeleri içine çekti. Kendi kendine: “Ne gündü ama, inanılmaz derecede yoruldum ya.” dedi. Megafondan: “Kim o?” sesi geldi. Cevap veremeden kapı açıldı. Tan yerinin ağırlığı ile kapıyı itti. Ağırlığını ayaklarına vererek çıktı merdivenleri. Günün tesiri gözlerine sinmişti. Annesine selam vererek girdi içeri. Kısa bir soluklandıktan sonra kız kardeşini sordu. Daha okuldan gelmemişti. Ne zamandır ihmal ediyordu ailesini. Üniversite son sınıfın bu kadar zorlu geçeceğini bilse belki de hiç okumazdı. Fakat yüzüp yüzüp kuyruğuna geldiği mesleğini de bırakamazdı. Hem ailesi onunla gurur duyuyordu. İyi bir üniversiteden mühendis olarak çıkacaktı. Tabii şu alttan kalan son ders ile projesini teslim edebilirse.
Elini yüzünü yıkadıktan sonra kanepeye uzandı. Televizyonu açtı. Tartışma programlarından birine daldı. Yavaş yavaş gözleri kapandı, proje taslağını düşünürken…
Arkada sakin bir müzik ile projesinin son adımlarını atıyordu. İki yıldır kaldığı dersten geçiyordu, mezuniyet töreninde kepini fırlatıyordu. İyi bir iş bulduğunu gördüğü an rüyanın çatısı başına düştü. Mezun olma hayaliyle doğruldu. Gelen Suna’ydı.
“İyi akşamlar.”
“İyi akşamlar cimcime.”
“Aaabiiii.”
“Canım kardeşim.”
Abisini görünce koşarak boynuna sarıldı ve:
“Abi, var ya seni çok özledim.”
“Ben de seni çok özledim. Derslerden fırsat olmuyor ki gelmeye. Sen ne yapıyorsun, dersler nasıl bakalım?”
“İyiyim abi. Sen nasılsın? Kaç gündür yoksun, özlüyoruz seni.”
“Ben de sizi özlüyorum kardeşim. Yoğunluktan fırsat bulamıyoruz ki.”
Abi kardeşin sohbetine Ayşe Hanım da karıştı:
“Yılmaz’ım, geldiğin gibi yattın uyudun; soramadım, ne yiyip içiyorsun oğlum ya? Gurbette değilsin ama gurbet gibi özlettiriyorsun kendini. Paran pulun var değil mi?”
“Hallediyoruz işte anne. Ne edersin, okul bu sene çok zorluyor beni. Bitecek ama. Var param merak etme.”
“Bu sıra hiç gelmiyorsun eve. Neymiş bu dersler oğlum.”
“Hiç sorma anne. Sen yemek hazır mı onu söyle, kurt gibi açım!”
“Bugün şansına mantı var, hadi yine iyisin köftehor.”
“Ne zamandır mantı yemiyordum. İki tabak yerim valla.”
“Tamam tamam, hele bir babanız gelsin de.” O sıra kapının kilidi döndü. Sonuna kadar açıldı ve Fazıl Bey göründü. Üstü başı toz içindeydi. Kısa bir selamdan sonra lavaboya gitti. Elini yüzünü yıkayıp, üstündekileri değiştirdi. “Hanım yemek hazır mı?” diye seslendi. “Hazır hazır.”
O gün akşam Yılmaz sıcak yatağında güzel bir uyku çekti. Akşamki rüyası sabaha kadar devam etmiş ve emellerine bir bir ulaşmıştı.
Yeni bir güne adım atarken uyku mahmurluğunu atamayan Suna ise daha elini yüzünü yıkamadan abisinin kapısına koştu. İkisi arasındaki derin kardeşlik bağı Yılmaz evde yokken doğan özlemle daha farklı bir hale bürünmüştü. Birbirini seven, birbirini sayan iki kardeşin bu zamana kadar sert münakaşalarına kimse rastlamamıştı.
Abisinin kapısını tıklatmış, izin cümlesini duymadan odaya dalmış ve yorganın içindeki gövdeye atılmıştı. Böyle uyandırılmaya ezelden beri alışkındı Yılmaz. Abisinin yanaklarına öpücükler kondurduktan sonra birbirine kavuşan iki kardeşin mutluluğu görülmeye değerdi. Mutfaktan annelerinin kahvaltıya çağırmasıyla kalkıp önce lavaboya gittiler, birbirlerinin yüzlerini ıslattılar ve kahkahalarla kahvaltıya geçtiler. Bir tek kuş sütünün eksik olduğu kahvaltıda hep birlikte karınlarını doyurdular. Fazıl Bey babaların o bitmeyen sorumluluk ödeviyle erkenden işe gitmişti.
Çantasını sırtına geçiren Suna, okul servisinin kornasıyla aşağıya indi. Asansörde kulaklığını taktı. Son ses açıp servisteki arkadaşlarına yan gözle bakarak her zaman ki köşesine geçti. İki gün önce telefonuna indirdiği müzikleri dinliyordu. Geçen akşam indirdiği müzikleri bir türlü sevememişti. Bunlar daha iyiydi. Bakalım akşama elbet daha yenilerini bulurdu. İki gün arka arkaya aynı müzikleri dinlemekten gına gelmişti.
Okula varınca telefon ve kulaklığını öğretmenlerine teslim etmek zorunda kalmaktan sıkılmıştı. Sırf bu yüzden başka okula geçmeyi bile düşünüyordu. Fakat anne babasına hangi bahaneyle ikna edebileceğini bilemiyordu. Üstelik abisinin yönlendirmesiyle bu okulu yazmıştı. Eğer ayrılmak istese sebebini abisi kesin bulurdu. O yüzden bu işe hiç girişmemeliydi. Her okuldan çıktığında mutsuz bir şekilde eve gider miydi insan?
Derslerden de epey sıkılmıştı. Yeni okulunu yadırgıyor ve birkaç dersten nefret ediyordu. Dönem sonunda ailesinin yanına iyi bir karneyle çıkmak istese de canı hiçbir şey yapmak istemiyordu. Sonunun ne olacağını tahmin ettiğinden ortamı yumuşatmak adına ailesine yağ çekiyordu.
Suna her akşam babası geldiğinde o sevimli haliyle “Hoş geldin babacığım. Nasılsın? Günün nasıl geçti?” diye sorar olmuştu. Bugün yine aynı sevimli haliyle Fazıl Bey’i karşıladı. Babası Suna’nın bu hoş sohbetini yine aynı güzellikte cevaplar ve kızıyla akşam yemeğine kadar ilgilenirdi. Yılmaz ise özellikle bu sene akşam yemeklerinin çoğunda bulunamıyordu. Derslerinin yoğunluğundan mazur görülüyordu. Sık sık arkadaşlarının evinde ders çalışıyor ve geceye değin arkadaşlarıyla tezine çalışıyordu. Bu sene onu idare edeceklerdi artık. Emeklerinin karşılığını almasını canı gönülden istiyorlardı. Abisinin bu yoğunluğu Suna’nın da işine geliyordu. Bay mühendisin kendi bilgisayarı olduğundan evdeki bilgisayar da Suna’ya kalmıştı. Yılmaz, kardeşinin dersleriyle eskisine nazaran daha az ilgilenebiliyordu. Derslerindeki başarısızlığını bilseler elinde oyalandığı her şeyi alacaklarının farkındaydı Suna.
Eve gelince ders çalışmayan birisi nasıl başarılı olabilirdi ki? Okuldaki derslerin zayıf gittiğini, “evde ders çalışıyorum” diye aslında telefon başında durmaktan başka bir şey yapmadığını öğrenirlerse o zaman baltayı sert taşa vururdu.
Bir hafta sonu daha gelmişti. Tatil günleri en sevdiği günlerdi. Öğleye kadar uyumanın verdiği rahatlıkla güne başlardı. Hareketli müzik eşliğinde odasını toplar, slow müziklerle de uzun uzun sabah kahvaltısını yapardı. Müzik ruhun gıdası diyenlere sonuna kadar hak veriyordu. Müziksiz bir hayat düşünülemezdi. Keşke okullarda bir saat verdikleri müzik dersleri günde iki saate haftada on saate çıkarılsa. Müzik derslerinin müfredatı değiştirilip daha çok müzik dinleme, yeni şarkıcıları keşfetme, trendleri takip etme gibi temel şeyler üzerinde yürütülseydi. Nota, nota anahtarı, enstrüman falan ne ya; olması gereken şey alabildiğine müziklerin hepsini dinlemekti. Müziğe dair Suna’nın çok orijinal fikirleri vardı. Ah bir eline verseler müzik piyasasını neler yapardı neler!
Suna’nın bu hafta sonu rahat olmasındaki asıl sebep birinci sınavlarının çok iyi geçmesiydi. Ailesinin dersleri hakkındaki sorularına verdiği cevaplar yerini bulacak ve notları harika gelecekti.
Sınavların üzerinden iki hafta geçtiğinde notlarının okunmasını heyecanla bekliyordu. Ortaokulda nasıl sınıf birincisiyse lisede de birinciliği kimseye kaptırmayacaktı. Türk Edebiyatı öğretmeni sınıfa girdiğinde notları okuyacağını anladı. Alfabe sırasına göre notlar okunduğundan sonucunu bekleyene kadar ne yapacağımı şaşırdı. Arkadaşlarının notlar ile ilgili itirazlarına ve öğretmenlerinin notlarla ilgili yorumlarına artık dayanamıyordu. Bunu gören öğretmen: “Hayrola, duramıyorsun yerinde. Kaç aldığını mı merak ediyorsun?” diye sordu. Suna: “Evet öğretmenim, çok güzel geçmişti sınavım. Yüksek not alacağımı düşünüyorum.” Öğretmen hafif bir tebessümle sıradan okumaya devam etti.
Sıra kendisine geldiğinde öğretmeninin “1” dediğini duyunca şok oldu. Gerçekten 1 almıştı. Aldığı nota şaşırıp öğretmeninin yanına gitmiş ve kâğıdına bakmak istemişti. Öğretmeni Suna’yı bir güzel paylamış ve: “Kızım kâğıdında şarkı sözlerinden başka bir şey yok. Dinlediğin şarkıları gelip sınav kâğıdına yerleştirmişsin. Ben sana Türkçe soruyorum sen ‘gidiyorum sana doğru’ diyorsun.” demişti. Suna bir acayip olmuştu. Nasıl olur da 1 alabilirdi. Oysa bildiği her şeyi yazmıştı. İnsanlar neden anlamıyordu yazdıklarını. Öğretmene bir şey demeden yerine oturdu ve televizyonda sık sık duyduğu sözlerle eğitim sistemine kızdı. “Öğretmenler bu sistemde öğrencilere ne verebilir ki?” diyordu uzmanlar. Evde kime ne söyleyeceğini bilemiyordu. Evin doktor olacak kızının bu notunu görseler tepkileri ne olurdu acaba.
İlk sınavların notları açıklandığında sayısal dersleri haricinde diğer dersleri berbattı. Sayısal dersleri de sınırdaydı. Özellikle müzik dersinden zayıf not alması onu şaşırtmıştı. Tüm bunlar eğitim sisteminin suçuydu. Gerçekten elinden geleni yaptığına inanıyordu.
Lise Suna’ya yaramamıştı. İyi bir liseyi kazanmasına rağmen arkadaşlarına alışamamış, ailesinin hediye ettiği telefondan bir saniye olsun ayrılmak istemeyişi bu durumu daha da alevlendirmişti. Üstüne bir de abisi evin yolunu unutunca her şey kendisine kalmıştı. Yaşamını Ev-okul-internet üçgeninde sürdürüyordu. Bu üç şey dışında başka bir şeyle ilgilenmiyordu. İlk sınavların dozer gibi üstünden geçmesiyle aklını biraz başına almış ve derslerine internetten vakit buldukça çalışır olmuştu. Abisinin haftada bir iki ya harçlık ya da çamaşır yıkatmak için gelmesi dışında evde olmaması işine geliyordu. Eğer Yılmaz evde olsaydı günde en az üç dört saat ders çalışmak zorunda kalırdı. Oysa şimdi bir saat ile idare ediyordu. İkinci sınavlara ilkine nispetle daha iyi çalışmıştı. Böylece dönemin son virajına girmişti.
Suna ikinci sınavlara çalışmasının karşılığını almış ve son sınavlarla birlikte notlarını yükseltmişti. Türkçe’den aldığı kırık not bir urmuş gibi karşısına dikilse de ne yapıp edip onu da geçecekti.
Suna’nın ailesiyle olan iletişimi gün içerisinde aralıklarla bir göz teması, bedenlerin birbirine değişi ve selamlamadan öteye gitmemeye başlamıştı. Kendi âleminde yaşıyordu. Zaten evin erkekleri çok meşguldü. Annesi de gündüz kuşağı programlarından gece kuşağı dizilerine geçerek derin sularda yüzüyordu. Evde herkesin bir köşesi vardı. Suna’nın köşesi ise öylesine değerliydi ki ‘karnem zayıf gelirse kaybederim’ diye ürküyordu. Zira babası pek çok şeye müsamaha gösterirdi fakat karnesinde zayıf getirmesine asla. Sömestrin rahat geçmesi için tüm derslerinden başarılı olması gerekiyordu. Son sınavlara bir hafta kala çalışmaya başladı. Ara verdiğinde bilgisayarın başında birkaç dakika geçireyim diyor fakat bir başladı mı saatlerce durabiliyordu. İnterneti son raddesine kadar sömürüyordu.
Son sınavlar gelip çatmış ve Suna özellikle Türkçeye asıldıkça asılmıştı. Bu sefer şeytanın bacağını kıracak, eğer ortalama bir not alırsa hocayı da sözlü notu ile kandırıp dersi geçecekti. Dediğini başarmak için ikinci sınavdan sonra Türkçe öğretmenine yaranmaya çalışıyordu.
Sınavların son bulacağı günü dört gözle bekliyordu. İki hafta boyunca sınav, sonrasında tatil… Suna bu umutla aralıklarla çalışıyor, sınavlarda ortalama bir şeyler yapıyordu. Kopya çektiği sınavlardan iyi notlar alacağını bildiğinden bu yola da başvuruyordu. Türkçe sınavında ise çok iyi kopya çekmiş ve kesinlikle yüksek not almıştı. “Bekle beni on beş tatil, geliyorum” sevinçleriyle dolaşıyordu evde. Sınavlar açıklandığında sevinci az kalsın kursağında kalacaktı ama yine de tüm derslerden geçer not almıştı.
Suna birkaç yıldır sıkı fıkı olduğu ortaokuldaki arkadaşlarıyla da görüşmemekteydi. Çevresindeki akranlarıyla eskisi gibi anlaşamıyor ve çabuk sıkılıyordu. Ailesi hiç arkadaşı olmamasını ergenliğe girmesine yoruyor ve ara sıra bu durumu dillendirseler de kızlarına çok bir şey söylemiyorlardı. Arkadaşlarıyla olan bağının kopması eve alınan bilgisayarla eş zamanlıydı. Fakat kimse bunun farkında değildi.
Ortaokul zamanında Sevinç ve Aslı ile teneffüsler dâhil hiç ayrılmazlar ve okulda derslerindeki başarılarla da dikkat çekerlerdi. Suna, Sevinç ve Aslı ebedi dost, ezeli rakip havasında derslerine çalışıyorlardı. Bazen birbirleriyle anlaşamazlar ve kırıcı olurlardı. Bu durumda üçüncüsü arayı bulurdu.
Sevinç ve Aslı basit bir konu yüzünden kavga etmişler ve neden kavga ettiklerini acı serzenişlerle Suna’ya taşımışlardı. Fakat Suna üçüncünün arayı bulması metodunu adeta unutarak aldırmamış ve kendi kabuğuna çekilmişti. Sadece okula gidip geliyordu, kimseyi umursamıyordu. Birkaç gündür hem Aslı hem de Sevinç Suna’yla konuşamıyorlardı. İkisi de kavgalarını unutmuş ve Suna’nın bu umursamazlığına içerlemişlerdi. Fakat neden böyle davrandığını da bilmiyorlardı. Kızgınlıkları ve merakları bu olayın üstüne gitmek istemişler fakat aynı okulda olmalarına rağmen bir türlü fırsatını bulamamışlardı. Suna her geçen gün gruptan kopuyordu. Okula kulağında kulaklıkla geliyor kulaklıkla çıkıyordu.
Karne günü gelip çattığında Suna’nın derslerinde biraz düşüş olduğu notlarından anlaşılıyordu. Sevinç ve Aslı Suna’nın karnesinin nasıl olduğunu sorduklarında aldıkları cevap belki de tüm arkadaşlığı bitirecek cinstendi. Aslı ve Sevinç Suna’nın bu haline anlam veremedikleri gibi bir daha konuşmamak üzere yanından ayrılmışlardı.
Suna için lisenin ilk senesi tıngır mıngır geçmiş ve yaz tatili gelip çatmıştı. Bu süre zarfında Sevinç ve Aslı’yı sadece sosyal medyadan takip eder olmuştu.
Yaz tatilinde aileleriyle birlikte aynı otele giden Sevinç ve Aslı her gün Suna hakkında konuşuyorlardı. Suna’nın soğukluğunun sebeplerini sorgulamaya devam ediyorlardı. Suna’da kendi içinde yaz ayından çok sıkıldığını ve ilk hevesinin geçtiği bilgisayarı artık bir kenara bırakması gerektiğini düşünüyordu. Bir an Sevinç ve Aslı’yı çok özlediğini fark etti. En son birbirlerine küs olduklarını hatırlıyordu. Instagram’ı açıp hala küs olup olmadıklarını kontrol etme ihtiyacı hissetmişti. Bir saat önce tatilden fotoğraf attıklarını görünce beyninden vurulmuşa dönmüştü. Tamamen ipleri koparacağını ve bir daha yüzlerine dahi bakmayacağını söylüyordu.
İnternete daha çok dalar olmuştu. Kimi zaman sosyal medyada geziyor, arkaya fon müzikleri açıyor, bazen de deliler gibi dans ediyordu. Kimi zaman da aklına iki arkadaşı geliyordu.
Odasında müzikleriyle köşesine çekilmişken kapı zili çalmıştı. Kimin geldiğinden haberi olmayan Suna’yı annesi çağırdı: “Suna, kızım! Sevinç ve Aslı geldiler.” Suna bu duruma çok şaşırmıştı.
Nasıl davranması gerektiğini bilmiyordu. Araya öyle çok zaman girmişti ki, arkadaşlarına hoş geldiniz demeyi dahi unutmuştu. Sevinç ve Aslı ise her şeyi arkalarında bırakmış ve bu üçlü grubun dağılmaması ve yine eskisi gibi olmaları için Suna’yla konuşmak istemişlerdi.
Suna, iki yakın arkadaşının bu sıcak ve samimi niyetini öğrendikten sonra gözünde yaşlarla ikisine de sımsıkı sarıldı. İlk yıl neler yaptıklarını anlatınca Suna ne kadar boş bir yıl geçirdiğini fark etti.
Aralarındaki soğukluk ilk görüşmeyle birlikte erimiş, yaz ayının kalan iki ayında birbirleri ile daha çok görüşür olmuşlardı. Suna eskisi kadar bilgisayara bakmıyordu. Odasından çıkmış yaz ayının sıcaklığı içerisinde arkadaşlarıyla mahallede dolaşıyorlar, kitap okuyorlar ve film izliyorlardı. Yaz ayının tadını arkadaşlarıyla doya doya çıkarıyordu.
Ağustos ayının bir akşam vakti dışarıda cırcır böcekleri öterken bir yandan soğuk limonatasını yudumluyor bir yandan bilgisayarın başında aylardır yüklemiş olduğu binlerce şarkıyı siliyordu. Babasından rica edip kendisine Spotify üyeliği yaptırtmıştı. Artık müzik indirmenin çağı geçmişti. Sevinç ve Aslı ile arayı düzelttiğine çok sevinmişti. Müziğe olan ilgisini daha profesyonel hale getirmek için arkadaşlarının fikirlerini alıyordu. Abisinin şehir dışında bir şirkette işe başlaması ona karşı olan özlemini artırsa da evinin en özel köşesinin kendisine kalmasına gizli gizli seviniyordu. İşte ikini sınıf bambaşka bir heyecanlarla kendisini bekliyordu.
