Hoş ve Boş Arasında
Dünya hoştur ama aynı zamanda da boştur. İşte zor olan kısım da bu. Hoş ve boş olan bir şeyde yaşayıp doğru kararlar alabilmek. Ne tamamıyla dünyadan çekilmek ne de tamamıyla dünyaya yönelmek. Geçmek ama kalmamak, hissetmek ama dalmamak, gitmek ama varmamak… Şöyle güneşli bir günde sahilde çimenlerde otururken bakıyorum da güneş tenimi ısıtıyor, hafif esen rüzgar bedenimi okşuyor, kuşlar ağaçtan ağaca konup ötüşüyorlar. Gökyüzü, bulutlar apayrı bir ahenk içinde. Çocuklar cıvıl cıvıl koşup oynuyorlar… Diyorum ula bu dünya güzel bir yer be. Diğer taraftan elime telefonu alınca görüyorum ki aynı dünyada, aynı saatte bombalanan insanlar, haykıran analar, ağlayan çocuklar, parçalanan bedenler… Ve diyorum ki bu dünya nasıl bir yer böyle? Etimle, kemiğimle nefret ediyorum dünyadan; sanki az önce hoşuna giden ben değilmişim gibi. İşte zorluk, imtihan da burada. Yaşıyoruz bu dünyada ama çok iki yüzlü bu dünya. Aslında dünyanın yüzü belli de içindekiler iki yüzlü, bazıları yüzsüz, bazıları da bin bir yüzlü… Geçiyoruz dünyadan işte imtihandan bize düşen payımızı alarak, hoş ve boş arasında bocalayıp dururken…
Değmezsin hiçbir şeye dünya, diyorsun ama cazibesine de hayır diyemiyorsun. İhtiyacımdan fazlasını almayayım diyorsun ama nefis onun da kılıfını uydurup aldırıyor. Yaşıyoruz da ölmek bunun neresinde? Ölünce mi fark edeceğiz “yav ölüm bana da geliyormuş meğer” diye. Güzel yaşayalım, güzel ölelim. Peki güzellikten kasıt ne? Herkesin aklındaki güzellik kavramı başkadır. Güzel yaşamak dersin. Kimi gider güzellik salonlarına, kimi gider dost meclislerine… Herkesin algısı başka, yaşamı başka, idrâki başka, izi başka… Sen kendine bak, kendinle meşgul ol, kendine yönel, kendinle ilgilen, kendini düzelt. Çok mu bencilce bir cümle, tavsiye oldu? Siz bilirsiniz. O zaman 8 milyar insanın yaşadığı dünyada önce başkalarıyla ilgilenin, vakit kalırsa kendinize de göz atabilirsiniz! Zaten herkes kendisiyle ilgilense sorun çözülmüyor mu? Herkes kapısının önünü süpürse mi daha mantıklı yoksa birkaç kişi çıkıp koca şehri temizlemeye çalışsa mı? E napalım peki mazlumlarla ilgilenmeyelim mi? Biraz iddialı bir cümle olacak hazır olun: Eğer herkes kendisiyle vaktinde ilgilenseydi şu anki mazlumlar mazlum olmazdı. Zamanında herkes kendi bataklığını kurutsaydı işgalci zalimler türemeye meydan bulamazdı. Mazlumlar da mazlum olmazdı. Mazlum varsa zalim vardır. Zalim olmadan mazlum olmaz. Öyleyse herkes önce kendi nefsindeki zalimlikleri gidermeli, onarmalı, hayra yönlendirmeli. Peki sonra? Nefsini onaranlar, hayra yönelenler bir araya gelmeli ve nefsini zalimliğe alıştırmış olanları uyarmalı. Eğer söz dinlemiyor ve zulmetmeye devam ediyorlarsa işte işin en can alıcı ve ihmal ettiğimiz kısmı burası: eğer söz dinlemiyor ve zulmetmeye devam ediyorlarsa o zaman yol belli, yöntem belli, çare belli: Cenk, Cihad, Şehadet. Buyurun aşk ile bir dahi CENK, CİHAD, ŞEHADET…

Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi- Matematik Öğretmenliği bölümü mezunu
Bildiklerinin öğretmeni, bilmediklerinin öğrencisi olan; duygularını, düşüncelerini, hissiyatlarını yazıya dökmeyi seven ve faydalı olmayı arzulayan; mazlumun yanında zalimin karşısında duran; maneviyatı maddiyattan üstün tutan; kalıcı olan ahireti geçici olan dünyaya tercih eden; gülümsemeyi ve gülümsetmeyi seven; kırmaktansa kırılmayı, üzmektense üzülmeyi tercih eden; ormanın ve denizin derinliklerinde dolaşıp tefekkür etmeyi seven; güneş doğmadan önce güne başlayan; önce kendini düzeltmeye çalışan; hayalleri ve umudu büyük olan; en büyük hedefi Allah’ın rızasını kazanmak olan ve insanlardan bir karşılık beklemeyen; hakkın ikamesi, batılın izalesi için çalışan bir genç.
