9 Ağustos 2024

Adını Unutan Kadın

Yazar: Leyla YAMAN

Haziran ayında Isparta ve Barla ziyaretine gittik. Çok kıymetli dava arkadaşlarımız ile güzel bir ziyaret gerçekleştirdik. Bu değerli, vefalı şehre ve Barla’ya doyamadık, muhteşem bir belde. Ziyaret esnasında öyle güzel insanlarla tanışmak nasip oldu ki… Çok şükür. Bu beldeye tarihte Üstad Bediüzzaman Hazretleri getirilmiş ve özellikle uzun yıllar burada kalmıştır. O yıllarda buralar kuş uçmaz kervan geçmez bir köy olduğundan, dolayısıyla küçük bir toplumdan ibaretmiş. Üstadımız ile tanışan ve etrafında olan birkaç kişi vardı. Yardım etmek amacıyla yanına gidenler ve gelenler varmış. Sadece sayılı kişiler çünkü yasak yıllar, hiç kimseyle görüşmesine izin yok. Hemen jandarma dikiliyor kapıya. Bu kara tarihten fazla bahsetmeyeceğim, bilenler biliyor. Üstadımız her şeye rağmen hayatını davasına adamış bir insan olduğundan, ibadet ve ilimle meşgul olmaya devam eder. Yıllarca gözlem altında kalır, sadece etrafında gezer, tefekkür eder ve yazar. Kaldığı evin önünde büyük bir çınar ağacı var, ağacın üzerinde ahşaptan bir çıkma yapılmış, küçük bir menzil. Uzun süre orada oturup tefekkür eder ve Risale-i Nurları yazar. Kandili göreceği kadar yakar ve durmadan yazar, ağaçların zikirleri ile arkadaş olur. Evinin karşısında oturan komşuları, “Üstadı hiç yatarken görmedik, uyumazdı, sürekli ibadetle meşgul olurdu,” diyerek dile getirdiler.

Biz bir medreseye yerleştik, ilk akşam dinlendik. Sabah kahvaltı ve ders yaptık, daha sonra Üstadın evine gittik ve orada dünyada ne eşyası varsa gördük. Çok duygulandım, hepsini toplasan bir bohça olur o kadar. Sade bir hayat yaşamıştır; beyaz bir gömlek, her tarafı yamalı bir yelek, bir cübbe, bir yorgan, bir seccade ve eski bir çift kara lastik ayakkabısı. Bütün kıyafetleri bu kadar. Ayrıca bir su testisi, bir adet termos ve bir kaşık, iki bardak. Üstadın dünyada kullandığı eşyalar bunlardan ibaret. Gelelim yazdığı eserlere ve yattığı demir karyolanın üzerinde kitapları sıra dağlar gibi duruyor. Yazdığı el yazma kitapları kütüphanelerde yabancı dile çevrilmiş, eserleri her yerden gelen ziyaretçilerin hayretle okuduğunu gördüm. Adeta sıra olmuş bir vaziyette edeple içeriye giriyorlar ve bizden daha fazla merak etmişler, ilgi yoğundu. Bu temiz yüzlü insanlar sanki başka dünyalarda yaşıyorlar gibi geldi, dikkatli bir şekilde eserleri okuyorlar. Şu an altmış dile çevrilmiş eserleri. Dünya okuyor, böyle dünyaya önem vermeyen bir zat, insanların imanı için çalışmıştır. Davası iman ve Kur’an. “Ümmetin imanı kurtulsun, ben cehennem ateşinde yansam da gönlüm gül gülistan olur,” diyen bir dava adamıdır.

Barla’da biraz tek başıma dolaşmak istedim. Medreseden indim, önce mescide, sonra Üstadın evine uğradım. Oradan sokağa indim, küçük bir mahalle. Çınar ağacının altında durdum, uzun uzun inceledim ve evin dibinden akan suyu dinledim. Mütemadiyen akan su, her gelen misafire ikramda bulunuyor. Herkes kuyruk olmuş, besmele çekip su içiyor. Öylesine serin ve yumuşacık, yanan bağrımıza şifa oluyor. Soğuk ve tatlı su, muhteşem. Sudan nasiplenip yürümeye başladım. Bir iki adım yürüdüm, karşımda bir yaşlı teyze oturuyor. Evinin kapısı önünde selam verdim, selamı aldı. Yanına gittim, elini öptüm, “Nasılsınız?” diye sordum. “İsminiz nedir, anneciğim?” dedim. “Ben ismimi bilmem ki kızım,” dedi. “Kaç yaşındasınız?” diye sordum. “Ben yaşımı bilmem ki kızım,” dedi. “Peki, Rabbin kim?” “Allah,” dedi. “Peygamberin kim?” “Muhammed (A.S.)” diye cevap verdi. “Size bir şey daha sorabilir miyim?” dedim. “Buyurun sorun,” dedi. “Bediüzzaman’ı tanır mısınız?” diye sordum. “Evet, evet tanıyorum, onu tanımayan yok, herkes tanıyor,” dedi ve gözleri parladı. Hayretler içinde kaldım, çok şaşırdım. Adını hatırlamadı, yaşını hatırlamadı ama onu yaratanı biliyor, peygamberini biliyor, Üstadımızı tanıyor. Bu yaşlı ihtiyar kimdir, dikkatimi çekti. Üstadı tanıdığına göre epey yaşı var diye düşündüm. “Üstadımız neler yapıyordu buralarda?” dedim. “Rahatı çok iyiydi,” diyor. “Uyurken hiç görmezdik, devamlı ibadet ederdi, okuyor ve yazıyordu. Lambası hiç sönmezdi,” dedi. Hele dedi, “Bir gece yarısı uyandım, Üstadın evinde lüküsler yanardı. Sen hiç lüküs lamba gördün mü?” dedi. “Evet,” dedim, “biz küçük çocuktuk, hatırlıyorum. Harman, orak işleriyle meşgul olurduk, gece karanlık oluyordu, lüküs lambayı yakardık rahat görmemiz için. Küçük tüpün üzerinde camı olan bir lamba.” Gülümsedi, “Sen köylü müsün, bu kadar bildin?” “Evet, anneciğim ben köyde büyüdüm,” dedim. Bana sarıldı, mutlu oldu. Sohbet uzun sürdü, “Ben gitmeliyim,” dedim. Elini öptüm, vedalaştık. “Beni çok sevdiğini” söyledi, ben de çok memnun oldum tanıştığımıza ve ayrıldım. İlerledim, koyu gölgeler eşliğinde yürüdüm. Her baktığım yer bana bir şeyler anlatıyor, ziyarete gelenlerle selamlaşıyoruz. Sanki her zaman görüşüyormuşuz gibi geldi, o güzel tebessümler ve sıcacık yürekli, sevecen, cana yakın insanlar kardeşlerimiz. Türkiye’nin her yerinden akın etmişler, hepsi aynı davaya gönül vermiş, güzel gönüller. Herkes aynı hakikati okuyor, paylaşıyor, aynı duayı ediyor ve biri doğuda, biri batıda bir kardeşlik bağı ile bağlanmışlar, sadece ve sadece Allah rızası için, minik bir menfaat dahi yok. İşte kardeşlik böyle muhteşem bir harikalık. Üstadımız bizi kardeş yaptı. Onca çekilen sıkıntılar içinde yazılan Kur’an iman hakikatleri şimdi çiçeklenip sümbüller verdi. Nice insanları kurtarıp imana getirdi, Allah ebeden razı olsun Üstadım.

Mezarlık Ziyareti

İkinci gün mezarlığa ziyarete gittik. Grupla birlikte feyizli bir ziyaret gerçekleştirdik. İki rehber eşliğinde mezarlığı gezmeye başladık. Bu kıymetli iki insan kendini davasına adamış eğitimciler. Bugüne kadar bu ülkeye insan yetiştirmiş ve gençlerin imanını kurtarmasına vesile olmuşlardır. Bursa’da yaşayan Nureddin Kaya hoca, emekli bir eğitimci olarak halen iman ve Kur’an hakikatlerini okuyup insanlara fayda sağlamaktadır. Allah razı olsun emeğinden dolayı, teşekkürü bir borç bilirim. Diğer eğitimci Mustafa Öztümen hoca ile Barla’da tanıştık. Kendisi lisede din kültürü öğretmeni olarak çalışıyor. Isparta’da, daha önceden on sene Bursa’da liselerde eğitim vermiş, Rabbim kendisinden ebeden razı olsun. Bu yüce gönüllü insan, gençlerin hem hocası hem ağabeyi, gecesini gündüze vermiş, kendini iman ve Kur’an davasına adamıştır. Genç evlatlarımızın imanını kurtarmak yolunda fedakarane koşup koşuşturuyor. Ve bize mezarları gezdirirken çok önemli bilgiler verdi, çok istifade ettik. Eşi hanımefendiye ve kendisine çok çok teşekkür ederim, Rabbim binlerce razı olsun, amin.

Mezarlıkta dikkatli yürüyoruz, çok eski mezarlar var, üzerlerine basmamak için pür dikkat etmek gerekli. İlk önce Bediüzzaman Hazretlerini, yanında hizmet eden Bayram Yüksel ağabeye gittik. Yanında yatan Ali Uçar ağabey var. Daha diğerleri herkes sırayla oturdu mezarların başında, hepimiz içimizden dua etmeye başladık. Sonra da Mustafa hoca Kur’an-ı Kerim okudu, bizi bizden aldı, adeta başka bir aleme gittik. Öyle muhteşem ses, kıraat okuyorken sanki manasını da anlatır gibi oldu. Uzun sessizliğe büründük, okunan Allah kelamının üzerine tek cümle edilemezdi. Grupta kimseden ses çıkmadı, öyle huşu içinde herkes kendi alemine dalmış, içinden hesabını yapıyor olmalı. Mezarlarda yatanlar ömrünü Allah davasına adamış ve çekmediği çile, görmediği eza kalmamış, yine de kendilerini sürekli hesaba çekmişler, hatta titremişler. Bir talebe demiş, “Üstadım, korkuyorum bu dünyanın cezbesinden.” “Korkmak ne demek kardeşim? Titre,” demiş. Onların yaşadıklarını düşündüm, bir de bu ahir zamanda bizim yaşadığımızı. Rabbim yar ve yardımcımız olsun. Mezarlık içinde ilerliyoruz, yavaş yavaş arka tarafa yürüyoruz. Orada Risale-i Nurları yazan ağabeyler yatıyor.
Gerçek talebeler, sabahlara kadar devam eden hizmetleri, sabah ezanları okunana kadar yazarlar, sonra namazı kılıp biraz da Kur’an hafızları olmalarıyla çok uzun çalışmaları olurmuş. Mustafa hoca anlatıyor, bu iki ağabey beni çok etkilemişti. Bir gece zikir yapmışlar, “Hasbünallahu ve ni’mel vekil” deyip yatmışlar. Biraz sonra duyduklarına inanamamışlar. Bütün yerler gökler aynı zikri söylüyor, şaşırmışlar, nereden bu sesler geliyor acaba diyerek korkmuşlar, yorganı kafalarına sarmışlar. Ey Rabbim, dedim kendime, senin ne has kulların varmış, mekanları cennet olsun. Hepsinde ayrı bir tecelli var. Bir gün Üstadımız demiş ki, “Bu Barla mezarlığında çok evliya var, sayısını dahi şaşırdım.” Bu mezarlarda yatanların hepsi ecelinden ölmedi demiş. Birden heyecana kapıldım, Allah Allah, acaba Mustafa hoca ne demek istedi diye düşündüm. “Bazıları nazardan vefat etti, bazıları da kazadan vefat etti,” demiş. Hz. Peygamberin hadisi şerifi geldi aklıma: “Hani nazar deveyi kazana, insanı mezara koyarmış.” Allah muhafaza etsin inşallah. Epeyce bir halde idim. Arkadaşlardan birisi, “Abla,” dedi sessizce. Ben dalmışım, kendimden geçtim. Tekrar sessizce “Abla,” diye seslendi. Ayşe dur, bir şey söyleyeceğim dedi. “Hayırdır,” dedim. “Abla, bu mezardan enfes bir koku geldi, burnum sızladı vallahi.” “Tamam sus,” dedim, “ilerleyelim, grubu takip edelim, çabuk gidelim.” Grup ilerledi, biz geri kaldık.

Biraz daha hızlandık, gruba yetiştik. Nesrin bize eşlik etti, “Hadi, nerede kaldınız?” “Geldik bak, yetiştik size, sıkıntı yok, devam edelim.” Şalım vardı, galiba kaybettim. Farkında değilim, bir an geri dönsem diye düşündüm. Mezarın başında oturdum, orada kalmıştı meğer. Diğer arkadaş unuttuğumu fark etmiş, almış sağ olsun. Akşam kızıllığı yayılmıştı etrafa. Biz Barla mezarlığı ziyaretinden dönüyoruz, bir yandan da etrafı inceliyorum. Öyle güzel, temiz ve hoş bir havası var, insan ayrılmak istemiyor. Oraları bir daha ne zaman görürüz, dedim kendi kendime mırıldandım. Herkes aynı fikirde idi. Çok güzel bir ziyaret gerçekleştirmiştik. Akşam ezanı yaklaştı, aramızda konuştuk, yürüyerek inelim medreseye, herkes okey dedi. Biraz mesafe var herhalde, yetişiriz diye düşündük. Epey bir yüksekte idik, manzara harika görünüyor. Eğirdir Gölü’nü seyre daldık. Güneş, kırmızı kaftanını gölün üzerine sermiş. Kuş sesleri her tarafı kaplamış, hava çok güzel. Hafiften meltem rüzgarları örtülerimizi savuruyor, yüzümüzü okşuyor. Hanımeli çiçeklerinin kokuları her tarafa yayılıyordu. Yolumuz azalmıştı, medreseye varmak üzere idik, ezan okundu. Biz de yerimize ulaştık, şükür.

Önce namazları kıldık, sonra yemek faslına geçtik. Daha sonra sohbete başladık. Kaldığımız medrese yüksek bir yerde, deniz manzarası çok güzel görünüyor ve ay doğmuştu, ışıkları denizin dalgalarına vuruyor, adeta pırıltılar oluşuyordu. Ben de çok manzara meraklısıyım, balkona çıktım, oradan seyre daldım. Zaman geçtiğini anlamadım ve çok güzel, akıcı geçti. Son gecemiz idi. Yarın sabah yola çıkacak, erkenden işlerimizi bitirmeliyiz. Ben yaşlı kadını düşündüm, bir kere daha göreyim istedim, gittim. O efsunlu sokağa vardım, lakin yaşlı kadın yoktu, bir daha göremedim. Ve ayrıldık Barla’dan, vedalaştık güzel mekanlarla ve insanlarla. Çok güzel geçti, su gibi. Yazıma son verirken hepinize selam ve dua ile.