19 Eylül 2024

Ankara ve Tatarcık Romanlarında Cumhuriyet Devrimi ve Türk Milleti

Yazar: Kerem GÖKÇE

Giriş
Mustafa Kemal Paşa ve Ankara Hükümeti’nin, İstanbul Hükümeti’nin kabul ettiği Sevr Antlaşmasını reddetmesi ve seneler boyunca canla başla mücadelesini verdiği büyük Kurtuluş Savaşı, sonunda biz Türklerin lehinde sonuçlanmış, büyük Türk milleti sonunda bağımsızlığına kavuşmuştu. Fakat başkomutan Mustafa Kemal Paşa’ya göre bu zafer sadece savaşı kazanmak ile tamamlanmayacaktır. Ona göre bu büyük eksiklik memlekette saltanatı ortadan kaldırmakla ve Cumhuriyet’i ilan edip, sayısız inkılaplar yaparak yeni oluşturulan Türk devletini muasır medeniyetler seviyesine çıkartmakla tamamlanabilirdi.

1923 yılının Ekim ayının 29’u geldiğinde Cumhuriyetin ilanı resmen vuku buldu ve memlekette modernleşme için birçok inkılaplar (harf, dil, şapka, kılık kıyafet, kadına seçme seçilme hakkı vb.) yapıldı. Olması gereken bir devrimdi. Eğer büyük zaferden sonra hala memleket saltanat rejimi ile yönetilseydi, devlet en fazla 15-20 yıl yaşayabilirdi.

20. yüzyılın en büyük yazarlarından olan Halide Edip Adıvar ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Tatarcık ve Ankara adlı eserlerinde de bütün bu yapılan inkılapları, halkın inkılapları idrak etmesini, ideolojik kutuplaşmaları ele almıştır. Ve Halide Edip Adıvar, bunu yaparken de yine diğer romanlarında da olduğu gibi idealist kadın figürünü ön planda tutmayı göz ardı etmemiştir. Romanları başlıklar altında incelemeye geçelim;

Romanlarda Geçen Bazı İnkılaplar
İnsanlar, inkılapları anlayamayacak kadar saf dışı bırakılmıştır. Çünkü Cumhuriyet devrimleri 1923’te Cumhuriyet’in ilanı ile ortaya çıkan inkılaplar değildir. En basiti Cumhuriyet rejimi fikri Osmanlı zamanı olan ihtilallerde dahi söz konusu olan bir konudur. “1876 ve 1908 Meşrutiyetleri sırasında da Mithat ve Enver Paşa ile ilgili olarak ‘Cumhuriyet’ den söz edilir.” (BAYKARA 84).

Latin alfabesine geçişi ise Jön Türkçü kişilikler desteklemiştir. Yani Atatürk devrimleri, esasında Osmanlı döneminde uygulanması düşünülen fakat uygulanamayan yeniliklerdir. Atatürk’ün ise bunları Cumhuriyet’in ilanından sonra tek tek uygulaması onun ne kadar başarılı bir devlet adamı olduğunu göstermektedir.

Romanlara geçersek, romanlarda bahsedilen inkılapları sırasıyla belirtelim;

Harf Devrimi: Bu konuya Tatarcık romanından ziyade Ankara romanı üzerinden değineceğim. Harf devrimi aslında Cumhuriyet devrimi ile gündeme gelen bir konu değildir. Atatürk’ten önce 2. Abdulhamit getirmek istemiş çünkü Arap esasına dayalı Osmanlı alfabesi, Türkçe’nin ses özelliklerine uygun bir alfabe değildir. Fakat bir şekilde bu alfabe getirilememiştir.

Ve seneler 1928’e geldiğinde ise Türkiye’de Latin Harflerinin kabulü ilan edilmiştir. Yakup Kadri Ankara romanında harf devriminden şöyle bahseder:
“Bu, bir taraftan 1928 harf inkılabıyla beliren ve Tarih, Dil hareketleriyle kıvamını bulan bir fikir ve ilim uyanışının, öbür taraftan da milli kurtuluş prensiplerine dayanan bir iktisadi kalkınma savaşının alıp yürümesiyle başlamıştı.” (KARAOSMANOĞLU 169)
Yakup Kadri Bey’in burada harf devrimini yorumlama şekli çok kısa ve net bir yorumlamadır, bu devrimin ne kadar önemli ve faydalı olduğunu belirtmektedir. Gerçekten fikir ve ilim uyanışıdır çünkü Arap esasına dayalı alfabe Jan Zürcher tarafından şu şekilde belirtilmiştir:
“Bu alfabe geç dönem yazılı Osmanlıcanın dörtte üçünü oluşturan Arapça ve Farsça sözvarlığına uygun olmasına karşın, Türkçe sözvarlığındaki seslerin ifade edilmesinde son derece elverişsiz kalıyordu; […]” (ZÜRCHER 222).
Yani bu devrimden sonra söylenen bazı safsata söylentilerden biri olan “Bir gecede cahil kaldık!” söylemi tamamen asılsız sözlerden ibarettir.

Soyadı Kanunu: 1934 yılında alınan kararla artık bey, paşa, ağa gibi unvanların kaldırılıp yerlerine her ailenin birer soyadı taşıması gereği getirilmiştir. Ve bu kararla da Mustafa Kemal’e ilk başta Türkata soyadı verilecek idi fakat kulağa biraz tuhaf geldiğinden Atatürk soyadı verilmiştir.

Tatarcık romanının başlarında da Kör İsmail ile Bay Balta’nın diyaloğunda soyadı kanını şu şekilde belli olmaktadır:
“’Merhaba İsmail!’
‘Merhaba Paşam.’
‘Paşa maşa kalktı artık! Sen de sen, ben de ben…” (ADIVAR 37).

Şapka ve Kılık Kıyafet Kanunu: Halk medeni olmayan kıyafetler giymekte. Her önüne gelen sarık takmakta. Cumhurbaşkanı Atatürk ilk defa Kastamonu’ya bir miting yapmaya giderken şapkayla halkın karşısına çıkar. Halkın dünyaya, muasır medeniyetler seviyesine yaraşır bir kılık kıyafet giymesini ister ve başlık olarak da şapkanın takılmasını ve sarık takanların yalnızca “din görevlilerinin” olması gerektiğini bir kanun ile resmileştirme kararı almıştır.

Tatarcık romanının başında da şapkanın devrimi Tatarcığın yeni kıyafetleri betimlenirken bahsedilmektedir:
“Ceketin devrik yakası içinden görünen, keten bluzların arasından yükselen genç boyun bir mermer direk gibi dimdikti. Başta ilk defa yana eğilen lacivert “fötr” bir şapka. Gerçi bunu sadece köyün haricinde giyiyor […]” (ADIVAR 32).

Son cümleden yine Poyraz Köyü’nün halkının inkılaba alışamadığı veya anlayamadıklarını görmekteyiz. Lale’nin “fötr” şapkayı köy içinde takamamasının sebebi köy ahalisinin gözü dikkat çeken Lale’nin ve onun davranışlarının üzerindedir. Köylüler sonradan gelen bu modern kıyafetlere de pek sıcak bakmamaktalardır.

Yukarıda Tatarcık romanında bahsettiğimiz devrim sonrası Türk kadınlarını kılık kıyafette uğradıkları değişim. Şimdi de Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara adlı romanı üzerinden de erkeklerin kılık kıyafetlerindeki değişikliklere bakalım:
“Beyler, fraklarını ya daralmış ya eskimiş bularak yeniden gece esvapları ısmarlıyorlardı. İlk yıllar, bir kuyruklu ceketle bir silindir şapkayı kâfi sananlar, şimdi, klak ve makferlan peşinde koşuşuyorlardı.” (KARAOSMANUĞLU 102).

Burada adı geçen “frak” adlı giysi, Mustafa Kemal Atatürk’ün Büyük Millet Meclisi binasına girdiği ve çıktığı görüntülerde üstünde bulunan veya İsmet (İnönü) Paşa’nın Lozan görüşmelerine giderken giydiği kıyafettir ve frakların yanında şapka olarak da silindir şapka kullanılmaktadır.

Demokrasiye Geçiş: Mustafa Kemal Atatürk, 1919’da Mazhar Müfit Bey’e bir kâğıda tarih atıp dediklerini yazmasını söylemiştir. Ve bunlardan belki de en önemlisi şudur ki;
“Zaferden sonra, hükümet şekli, Cumhuriyet olacaktır!”

Bu söz Türk milletinin artık kula kulluk etmeyeceğinin, hakimiyetinin ancak kendisinin olacağının göstergesidir. Yıllarca tek bir adam ne derse şartsız kabul etmek zorunda olan halk artık bu durumdan kurtulacaktır.

Zaten Halide Edip Adıvar, romanlarında her ne kadar kadın meselesini daha ön planda tutsa da bir o kadar da savunduğu konu demokrasidir. İnci Enginün’ün Yeni Türk Edebiyatı Tanzimat’tan Cumhuriyet’e adlı kitabında şöyle yazmaktadır:
“Halide Edib’in kadın konusu ve eğitim kadar zihnini meşgul eden bir diğer konu da demokrasidir. O hem fertlerin hürriyetini savunur, hem hür fertlerden oluşan milletin seçim hakkını. Bunlardan dolayı milletler için ‘istikrar ve değişmeyi’ birbirine zıt görmekle birlikte vazgeçilmez iki umde olarak sayar.” (ENGİNÜN, 108).

Romanlara geçecek olursak, Tatarcık romanında, romanın ana kahramanı olan Lale, Sungur Balta’ya karşı demokrasiyi savunması Halide Edip Adıvar’ın, Lale’ye kendinden izler eklediğini söyleyebiliriz.

“Vapur yanaşacak, halkı izaç ediyorsunuz efendim, halkın hakkına tecavüz ediyorsunuz. Burası demokratik memleket.” (ADIVAR 72).
Ve bunun üzerine de Sungur Balta’nın “Yaşasın bize demokratlık dersi veren kadınlık!” (ADIVAR 72) diye haykırması da Halide Edip’in yine demokrasinin önemi ile kadını ön plana çıkartma amacındandır.

Halkın İnkılaplara Karşı Tavrı

Giriş yazısında da bahsettiğimiz Tatarcık romanındaki idealist kadın figürü Tatar Osman kaptanın kızı, Tatarcık lakaplı Lale’dir. Lale, gerçekleşen Türk devrimini yani modernleşmeyi, doğduğu Poyraz köyüne empoze etmek istemektedir. Aslında Lale karakterinde bir nevi Halide Edip Adıvar’ın kendisi görmemiz mümkündür. Çünkü Halide Edip Adıvar da batı medeniyeti ve uygarlığını yakından tanımış bir kadın entelektüelidir.

Fakat o dönem Türkiye’sinin halkı yapılan inkılapları anlamakta güçlük çekmekte ve kıyıda köşede gerçeği yansıtmayan safsatalara da kulak asanlar vardır; harf devrimine bir gecede cahil kaldık diyenler, şapka kanunu için gavurluk demeleri gibi durumlar söz konusudur.
Romana (Tatarcık) dönersek, Türk halkı, yapılan devrimlerin önemini, Cumhuriyet çocuklarından, Atatürk çocukları olan mektepli torunlarından, çocuklarından öğrenmektedirler.

“[…] yeni düşünceler salan inkılap devri uzun müddet kuru bir laftan ibaret kalmıştı. Şimdi onun hakikat olduğunu büyüyen, mektebe giden torunlarından, onların çetrefil laflarından seziyorlar.” (ADIVAR 44).

Ankara romanında da inkılaplar çocuklara erkenden öğretilmektedir ki ileride benimsemekte ve bu inkılapların önemini kavramada ve uygulamada zorluk çekmesinler.
Lale, Poyraz Köyü ahalisi tarafından da inkılapları benimseyip uyguladığından pek sıcak bakılmamaktadır ve hatta dışlanmaktadır. Çünkü halk cahil bırakılmıştı.
Sağdan soldan duyulan safsatalar yüzünden halk inkılapları ya yanlış anlamaktalar ya da hiç anlamamaktalar.

Türk Halkındaki Sınıfsal Ayrışmalar ve İdeolojik Kutuplaşmalar

Tatarcık romanı 1939 da ilk basımı yayımlanmış. O dönemleri baz alırsak, 2. Dünya Savaşı’nın başlangıç yılları ve dünyada birçok fikirler vardır. Bunlar; komünizm, faşizm, emperyalizm, liberalizm gibi ideolojilerdir. E tabi ki de Türkiye’de özellikle de genç kesim, büyük bir hevesle sağ veya sol kutuptaki herhangi bir ideolojiyi benimseme yoluna girmişlerdir. Ve bu öyle bir hal alacaktır ki ilerleyen zamanlar da “68 Kuşağı” olarak adlandırılan devrimciler (sol) ile muhafazakârlar (sağ) grupları arasında bir çatışmadan ziyade artık iç savaşa doğru giden bir zaman gelecek ve buna müdahaleyi askerler yapacaktır.

Romana ve romanın geçtiği yıllara dönersek, “Yediler” adıyla anılan ve Cumhuriyet’in genç aydınlarını temsil eden gençlerden oluşan grubun içinde de bu ideolojik karşıtlıklar görülmektedir

Bu konuda en ön plana çıkacak karakter Safa’dır. Çünkü hiddetli bir şekilde sol düşünceleri vardır. Fakat Safa’nın bu durumu babasından kaynaklanmaktadır ki her ne kadar babasıyla zıt fikirlerde olsa da (özellikle de din), amaçları aynıdır. Bunu şuradan anlayabiliriz:
“Babası için Müslüman olmayan herkes asılmaya layık, işkence edilmesi lazım bir sürü muzır mahlukattır. Safa için yalnız dindar olanlar değil, din meselesinde lakayt olanlar da insanın en büyük düşmanı, kökleri kazınması lazım gelen, medeniyeti kurutan yabani muzır otlardır.” (ADIVAR 87).

Safa bununla da kalmayıp Salim ile şiddetli bir ideoloji tartışmasına da girecektir. Hatta Safa’nın kin bile beslediğini şuradan anlayabiliriz:

“Safa içinden, ‘Ben iktidar mevkisinde olsam en evvel Salim’i asarım fakat yine en evvel mezarına çiçek atar, şapkamı çıkarır, diz çöker ağlarım,’ diyor”. (ADIVAR 126).

Apaçık ortada olan durum, bu tip siyasal kutupların ülkeye yarar sağlamak yerine aksine ülkedeki yurttaşları birbirine düşürmekten, birbirlerini aslında seven kişileri birbirine düşman etmekten hatta zarar verme derecesine getirmekten ibarettir.
Komünizmin o dönemlerde tam karşıt ideolojisi olan faşizmin (daha ziyade Nasyonal Sosyalizm) Tatarcık romanında karşımıza çıkması, gençlerin verdikleri “Heil” selamıdır. Heil selamı, Nasyonal Sosyalist Almanya’da ortaya çıkmış bir selamdır.
Romanlar üzerinden konumuzun incelenmesi bu kadar. Yazının sonunda şunları demek isterim ki; Türkiye Cumhuriyeti kurulalı 101 sene oldu. Ve umuyoruz ki ilelebet payidar kalacak, Hür ve müstakil olacaktır.

KAYNAKÇA
ADIVAR, Halide Edip. Tatarcık. İstanbul. Can Yayınları; 2018
KARAOSMANOĞLU, Yakup Kadri. Ankara, İstanbul. Remzi Kitabevi; 1964
ZÜRCHER, Erik Jan. Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. İstanbul. İletişim Yayınları; 2018
ENGİNÜN, İnci. Modernleşen Türk Edebiyatı Tanzimat’tan Cumhuriyet’e. İstanbul. Dergâh Yayınları; 2023
BAYKARA, Tuncer. Türk Devrim Tarihi, Ankara. Hacettepe Üniversitesi; 1981