20 Ocak 2025

Eylül Sonu Limonatacısı

Yazar: Hatice Hazal GÖKÇİMEN

Çok eskide kalmıştı sohbetlerimiz. Ona gerçek olmadığını defaatle söylemiştim. İnanmamıştı. Gülmüştü her defasında. Tebessümünün, kıvrılıp saklanabileceğim biricik güvenli limanım olduğunu biliyordu. Sonra, onu kaybetmekten ne kadar korkmuşsam, gelmedi bir sabah. Bu defa deliler gibi kendi kendime konuştum yol boyu. İnsanlar bana baktılar, ayıpladılar. Umrumda değildi, o yoktu çünkü.

Akşamlar, geceler ve sabahlar boyu bekledim onu. Derslik camlarını gözledim. Pencere pervazlarını. Gelmedi. Sessizce haykırdım onu bulamadığım rüyalarımda. “Sen de kandırdın, bırakıp gittin beni. Yalan söyledin bana!” daha neler neler. Gelmek için, kendimle ve dahi sayfalarla, satırlarla konuşamayacağım zamanları beklemiş demek…
O sabah, artık çocuk olmadığım, olmadığımız, olamayacağımız o sabah, kapımın kenarına dayanmış beni izlerken buldum onu. Yaşlanmış mıydı? Yüzünde ezbere bildiğim çizgiler derinleşmişti, karın altında bir yürüyüp gelmiş gibiydi saçları… Kaç sene geçmişti ki; o ateş başı hikayelerini anlatırken benim çay koyduğum gecelerden? Kaç yaz ve kaç kış geçmişti, önemli olan o değildi. Önemli olan kaç bahar başı onsuz karşılamıştım papatyaları, kaç güz sonu onsuz saymıştım yaprakları? Sanırım onun için artık hiçbir şey önemli değildi.

“Çok değişmişsin.” dedim.
“Değişen ben değilim.” dedi. Seneler sonra ilk mükalememiz bu kadardı. Lafügüzaf sevmezdi, benim ağzım laf yapmaz, derdi. Ben zorlardım onu konuşmaya, sesine sarılırdı sessizliğim. Fakat şimdi eskimişti kelimelerimiz. Buna rağmen gün boyu yanı başımdaydı. İçimi okuyordu, biliyordum. Hissediyordum. Son kez baharı kuşansam da içimin hazan olduğunu görüyordu.
“Sen değişmişsin. Eskiden bu kadar sevmezdin çiçekleri…” Beyaz çiçekli elbisemi süzdü bunu söylerken. Haklıydı.
“Yoktun o zaman sen. Çok şeyler oldu…” Güldü. Gamzelerini görünce anladım onu ne kadar özlediğimi.
“Her şeyi biliyorum. Görmesen de ben hep yanındaydım. Bırakmadım hiçbir zaman seni.” Güldüm.
“Benim niçin haberim yok bundan?”
“Şimdinin konusu değil bunlar. Sen demiyor musun ‘sonra anlatılacak’ hikayeler hepsi. Şimdi, gel benimle…”
“Ama!..” Koluma girip beni yolumdan çevirdi.
“Nereye gidiyoruz ki?” Bir çocuk gibi büzdü dudağını:
“Bilmem ki…”

Biraz yürüdük. Koluma girdiği kolunun omzuna yaslandım.
“Bir daha hiçbir insanı sevmeyeceğim. Hiçkimseyi!” Durdu.
“Nereden icap etti şimdi? Hem insan sevmeli, değil miydi?”
“O elli sene önceydi.”
“Hani şiir dediğin evrenseldi?”
“İnsanın olduğu yerde yazılı yazısız hiçbir kanun yürürlüğe geçmiyor demek ki.” Karşısına dikildim.
“Hani” dedim. “Hani biliyordun her şeyi? Canımı yakan her şeyden haberin vardı? Niye şaşırıyorsun şimdi? Sen de yaşamadın mı aynısını? Hem de katmerlisiyle!” Gülümsemesini bekledim. Konuşmasını bekledim. Kelimeleriyle içime kaçan göz yaşlarımı okşamasını istedim. Ama dolan, onun gözleriydi.
O da bu çıkışımı bir başka sitemine vesile etti:
“Aşktan sevdadan değil bahsimiz: düz insan yahu. Dost olsun arkadaş olsun, tanış olsun kardeş olsun… Sen, biliyorum, sevmeyi seven bir çiçeksin. Zaten su, ışık ve sevgiyle büyümez mi çiçekler?” Onun gözü ufukta, benimki ayakucumda yürüdük biraz.
“İnsanı sevmek, acizlik midir sahiden?” Bu defa güldü soruma.
“Sence?”
“Sen düşmanından görmediğin zulmü dost bildiğinden, sevdiğinden görmedin mi?”
“O ayrı mesele… Bazen insanları yanlış tanırsın.” Omuz silktim.
“Aynı kapıya çıkıyor ya. Çocukken iki yüzlü insanların kötü olduğunu anlatmışlardı bize. Artık herkesin iki yüzü, kötü insanların bin yüzü var.” Küçükken çok sevdiğim şekilde, kolunu omzuma doladı.
“Nasıl kurtulacağız bu işten peki?” Omzuna yaslandım tekrar. Dağlı şiirler esiyordu başımda.
“Limonata ister misin, yakınlarda çok sevdiğim bir dükkan var. Çok güzel buzlu limonata yapıyorlar, başka hiçbir yerde öylesini içmedim.” Başını salladı:
“Hani şu, sırf ondan içmek için beş vesait yol teptiğin limonata mı?” Güldüm:
“Hatırlıyorsun!” Afacan bir çocukmuşum gibi başımı okşadı.
“Ne sandın peri kızı, ne anlatıyorum sabahtan beri…” Senelerdir aynı yerde olan küçük dükkana girdik.
“Hayırlı günler, bize iki buzlu limonata verir misiniz?” Tezgahtar genç kız gülümseyerek yanımıza geldi.
“Elbette. Yalnız artık buzlu limonata yapmıyoruz, normalinden vermemi ister misiniz?” Yüzüm düştü.
“İyi ama niçin buzlu yok?”
“Artık eylülün sonuna geldiğimiz için buzlu yapmıyoruz.” Omuz silktim.
“Tamam o zaman, teşekkürler.” Genç kız, biz giderken ekledi:
“Sağlığınız için.” Gülümsemeye çalışarak mukabele ettim. Başımı yeniden ayakucuma koymuş, dudaklarımı büzmüştüm.
“Sırf bir bardak limonata için mi döktün yüzünü?!”
“Gönlümü almak için de kırmak için de bir bardak limonata kafiymiş demek.” Gülerek ellerini cebine koydu.
“Ne edebiyat yapıyorsun ki şimdi, haklı değiller mi? Soğuk hava…” Canım küçük bir kız çocuğu gibi mızmızlanmak istiyordu. Bir tek ona nazlanabiliyordum. Başkasının omzuna yük olmaktan imtina ederdim çünkü kelimelerimi seçerken…

“Madem romantikliğin tuttu, gel sahile inelim. Bir şiir okursun belki, havamız dağılır.”
“Sen şiir sever miydin?”
“Sen şiir sevmeyenleri sever miydin?” Şöyle bir baktım:
“Neden sevmeyeyim canım.”
“Bir şair şiirden anlamayan birisiyle şiirsel bir ortamda uzun süre bulunursa şiirden kesilir.” Güldüm:
“Ve biz bundan çok korkarız.” Kolundan kurtulup karşısına geçtim:
“Bir kere sen şiirden anlıyorsun. Hem de bal gibi!” Biraz durup meseleyi anlayınca yerimde sıçradım:
“Ben bu filmi yeni izledim ama! Repliği tamamlayacağımı nerden bildin? Hem, benim şair olduğumu nereden çıkardın?”
“Replik tamamlamacayı çok seversin sen. Yeni izlediğin film ne kadar hatırında kalmış tartmak istedim.” Sahile varmıştık. Yeni çakılmış korkuluklara dayanıp biraz durdu.
“Şairlik kısmına gelince… Güzel mısralar, şiirler yazmana; hatta yazmana bile gerek yok. Sen, kendin, varlığınla, gülüşünle bile… Bir şiir, bir şair olabilirsin.” Doğruldu. Batmakta olan güneşe yekten baktı, gözlerini kısıp kaşlarını çatmadan. Tebessümle devam etti:
“Öyleyse aramızdaki şair sensin. Beni sen yazdın.” Başımı salladım, acı tebessümümü kollarıma takıp yanına dikildim.
“Doğru…” dedim. “Seni ben yazdım…” İşte aramızdaki en büyük hakikat buydu.

Güneşin battığı tarafa doğru yürümeye başladı. Geride kalıyordum. Gitmesine izin mi vermiş oluyordum böylece? Bir güç, peşinden gitmemi, kolundan tutup onu durdurmamı, kaldığım yerden hesap sormaya devam etmemi engelliyordu. Öylece bakıyorum güneşin battığı yöne doğru. Yanan dalgalarla birlikte gidiyordu. Tutuşarak sönecekti belki yangını. Ayrılığın isyanını sırtlandı gözlerim. Ateş doldu kirpiklerim. Kız Kulesi yıkıldığında o da yoktu artık.

Halbuki serinleyecektik biz, unutacaktık yılların acısını bir bardak limonatanın ferahlığında. Mamafih, o hayatımdan bir ayrılık şiiri gibi çıkıp gittiğinde damağımızda sadece nanenin acı tadı kaldı…