Yaban ve Vurun Kahpeye Romanlarında Milli Mücadele Yıllarında Anadolu
Millî Mücadele romancılarının en büyük isimlerinden Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Halide Edip Adıvar’ın Vurun Kahpeye ve Yaban romanlarında Milli Mücadele zamanlarında Anadolu köylüsünün durumu, aydınlarla fikir ayrılıkları ve onlarla çatışmalarını ve Milli Mücadele sürecini ele almaktadır. Bu yazıda da bu olayları önce Yaban sonrasında Vurun Kahpeye romanları üzerinden inceleyeceğiz.
- Yaban
Sene 1918. Osmanlı İmparatorluğu kaybettiği toprakları geri alma umuduyla ve İttihatçıların Alman hayranlığından dolayı Birinci Dünya Savaşına girer fakat mağlup ayrılırlar. Ülke her bir yandan işgal edilir. Fakat Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Türkler bir istiklal harbi verirler ve ülkenin kurtulmasına vesile olurlar.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu da tıpkı Halide Edip (Adıvar) ve Falih Rıfkı (Atay) gibi yazarlarla beraber Millî Mücadele’ye yakından tanıklık eder. Yaptığı seyahatlerle de memleketi daha yakından tanıma fırsatı yakalar.
Yaban adlı romanında da Millî Mücadele’nin yaşandığı esnalarda Anadolu köylülerinin takındığı tavırlar, düşünceleri ve cahillikleriyle, bir aydın-köylü çatışması ele alır. Ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu romanda Ahmet Celal adındaki bir Çanakkale gazisi vasıtasıyla bu durumlara aydın gözüyle bakar. Ve Anadolu halkının sefilliğini, cahilliğini eleştirdiğinden mütevellit birçok yazar, eleştirmen tarafından da eleştirilir. Fakat halkın bütün cahilliği ve sefilliği yine aydınlar yüzündendir. Anadolu’yla yüzlerce yıl ilgilenmemenin, Anadolu’yu kendi haline bırakmanın hazin sonudur bu.
Amma ve lakin ilerleyen zamanlarda Cumhuriyet kurulacak ve sonra devletin başkenti Anadolu’nun göbeği Ankara olacak ve Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle Köy Enstitüleri, zorunlu kurslar kurularak, dil ve harf devrimleriyle de okur yazarlık artacak, Anadolu halkının, özellikle köylülerin her alanda eğitilmesi sağlanacaktır.
1.a) Köylülerin Geri Kalmışlığı
Ahmet Celal, Çanakkale’de gazi olur ve kolunu kaybeder. Bu yüzden Anadolu’da bir köye gelir. Fakat köye geldiğinde sanki bir insan değil de bir yaratık gelmiş gibi garipsenir.
Tabiri caizse romandaki Anadolu halkı bir köyde değil de adeta bir mağarada yaşamaktadırlar ki Ahmet Celal’in yaptığı ve gayet normal eylemler dahi Anadolu halkına çok garip, anormal gelir. “Beyim her gün traş olmayı ver. Beyim, bu dağın başında sabah akşam dişlerini fırçalamak neyine gerek. Beyim, bizde saçlarını kadınlar tarar. Beyim, geceleri, sabahlara dek mırıl mırıl ne okuyup duruyorsun? Seni büyü yapıyor sanırlar.” (KARAOSMANOĞLU 21).
Bunun sebebi İstanbul’daki aydın kesimin Anadolu’yu kale almamasındandır. Yani İmparatorluk yalnızca İstanbul’dan ibaret. İstanbul 20. Yüzyılı yaşar iken Anadolu en az 2 veya 3 asır geri kalmışlığı yaşamaktadır. Çünkü Mehmet Ali’nin Ahmet Celal’e bu dediklerine göre Anadolu halkı kitap okumak nedir bilmez, günlük yaşamın vazgeçilmezi olan diş fırçalamak, saç taramak, traş olmak anormal şeylerdir Anadolu halkı için. Zaten kadınların saç tarıyor demesi erkeklerin saçına başına bakmadığını ifade etmektedir.
Bunun haricinde halkın cehaletini gösteren başka bir unsursa Şeyh Yusuf adında bir üfürükçüye itibar etmeleridir. Mehmet Ali bu herifi öve öve bitiremez fakat cehaletten bu adamın kimseye zerre faydası olmadığının farkında olmaz. Mehmet Ali, Şeyh Yusuf hakkında şu ifadeleri söyler:
“Mübarek, büyük bir adam. Her yıl gelir, duasını alırız. Hastaları okur üfler. Bize güzel öğütler verir. Yol gösterir. Başı sıkıda olanları selametle çıkarır.” (KARAOSMANOĞLU 46).
Hastalara üflediği de boştur. Bir halta yaramaz. Fakat halkın aklını çeldiğinden halk bir işe yaradığını zanneder. Ama ne Salih Ağa’nın kambur oğlunu ne Bekir Çavuş’un kör kızını ne de meczup Memiş’in aklını başına getirebilmişti.
Verdiği öğütleri kendisinin hatırlamadığını, anası Zeynep Kadın’ın hatırladığını söyler fakat ikisi de bu nasihatleri bilmezler. Çünkü Şeyh Yusuf’un dedikleri tıpkı günümüzde de bulunan din tüccarlarından biridir. Anadolu halkının zayıf noktasından, dinden girip kendine itibar ettirmeye çalışıyor göz göre göre cahil ve sefil bırakılmış mazlum Anadolu köylüsünü..
Bir diğer sebep olarak düşünmeden hareket etmelerini gösterebiliriz. Bu Anadolu köylüsüne göre bir erkek ve kız yan yana oldu mu akıllarına hiç akraba veya arkadaş oldukları gelmez, zinacı olduklarını düşünürler. Hatta bir gün Süleyman’ın karısı Cennet, emmioğlu ile bir yerde konuşurlarken görülür çevredeki insanlar tarafından. Fakat o insanlar hiç sorgu sual olmadan direkt onlara saldırmağa kalkışırlar. “Kadının söylediğine göre, meğer bu kadar tevatüre sebep olacak bir şey yokmuş. O adam emmioğlu imiş; yoldan geçerken ağılın önünde rastgelmiş, şöyle duvarın dibinde biraz konuşurlar.” (KARAOSMANOĞLU 51).
Kısaca özetlersek Ahmet Celal bir İstanbul aydını ile bir Anadolu köylüsü arasındaki farkı şu şekilde anlatmıştır:
“Her memleketin köylüsüyle okumuş yazmış zümresi arasında, aynı derin uçurum var mıdır? Bilmiyorum! Fakat okumuş bir İstanbul çocuğu ile bir Anadolu köylüsü arasındaki fark, bir Londralı İngilizle bir Pencaplı Hintli arasındaki farktan daha büyüktür.” (KARAOSMANOĞLU 36).
1.b) Millî Mücadele’ye Karşı Tavırları
Açıkça ortadadır ki, Ankara Hükümeti’nin verdiği Millî Mücadele, bu köyün halkı tarafından pek umursanmamakta. Hatta Mustafa Kemal Paşa’ya (Atatürk) yana olmayanlar da mevcuttur. Hatta Ahmet Celal, Bekir Çavuş’a su diyalogdan sonra soğur:
“-Biliyorum beyim sen de onlardansın emme. -Onlar kim? -Aha, Kemal Paşa’dan yana olanlar… -İnsan Türk olur da, nasıl Kemal Paşa’dan yana olmaz? -Biz Türk değiliz ki, beyim. -Ya nesiniz? -Biz İslamız, elhamdülillah… O senin dediklerin Haymana’da yaşarlar.” (KARAOSMANOĞLU 152-153).
Zavallı köylü halkı farkında değildi ki, şeriat ile yönetilen Osmanlı İmparatorluğu için önemli olan saltanat ve şeriat. Millet umurlarında değildi.
Köylüler, emperyalist Yunanların uçaktan attığı yazılara itibar ederler. Çünkü kendi haline bırakılan bu zavallı insanlarda vatan ve millet duyguları da pek gelişmemiştir. Onlar sadece atılan kağıtlardaki kurtarılma kelimesine itibar ederler. Kağıtlarda şunlar yazmaktaydı:
“Eskişehir, Kütahya’yı aldık. Yarın öbür gün buralara kadar geleceğiz. […] Biz size kötülük etmeğe gelmiyoruz. Halife ve Padişah bizimle beraberdir. Biz sizi Kemal’in çetelerinden kurtarmak için harbediyoruz.” (KARAOSMANOĞLU 126). Köylülerin bu yazılara itibar etmeleri, Mustafa Kemal Paşa’ya karşı olmalarının sebepleri arasında sayılabilir.
1.c) Sakarya Meydan Muharebesi ve Köyün İşgal Zamanları
Tarihler 23 Ağustos 1921. Sakarya Meydan Muharebesi, Mustafa Kemal Paşa’nın (Atatürk) deyimiyle Melhame-i Kübra[1] başlamıştır. Yunan ordusu zaten 10 Temmuz 1921 tarihinde Anadolu’ya İzmir üzerinden girmişlerdi ve çoktan Anadolu’da pek geniş bir alana yayılmıştır. Fakat Yunan ordusunun bu denli geniş alana yayılması kendileri için bir handikaptır. Emrah Safa Gürkan, bu durumu Cumhuriyet’in 100 Günü adlı eserinde şöyle belirtmiştir:
“[…] bu onlar için lojistik sıkıntılar yaratıyordu.” (GÜRKAN 202).
“[…] Ankara’yı elde etseler bile, yapabilecekleri en fazla tren yolunu tahrip etmek ve Türklerin bir daha Eskişehir üzerinden Batı Anadolu’yu tehdit etmelerini engellemekti.” (GÜRKAN 203).
Ahmet Celal’in bulunduğu köyden top sesleri duyulmağa başlamıştır. Uçaklar uçar. Fakat Ementi Kadın’ın oğlu Hasan için bunlar güzel görüntülerdi. Çocuk savaşı ne bilsin. O anlara bakarak gülüyordu. “Hasan, gittikçe daha ziyade eğleniyor. Açık ağzının içinde vıyy, vıyylar sıklaşıyor. Ben, ona boş yere tafsilat vermeye uğraşıyorum. Çocuk, beni dinlemiyor bile… Kim bilir, bu gerçekten daha gerçek olaya kendi kafasınca nasıl bir masal uydurmaktadır.” (KARAOSMANOĞLU 147). Ve Hasan’ın bu eğlenmesi tabi ki hüzünle sonuçlanacaktır. Hasan, bu savaşta ölecektir.
Türk ordusunun 10 Eylül 1921’de karşı taarruzu başlar ve Yunan ordusunun, Sakarya Nehri’nin öbür tarafına itelenmesiyle başarı kazanır.
Tarihler 18 Eylül 1922. 26 Ağustos 1922’de başlayan son büyük koz olan Büyük Taarruz, Yunan ordusunun Batı Anadolu’yu tamamen terk etmesiyle son buldu. Ve Türkler öylesine başarılı oldu ki, Yunanistan Krallığı’nda bile ortalık karıştı. Yunan ordusunun peş peşe almış olduğu başarısızlıklardan ötürü yine Eylül 1922’de Yunanistan Krallığı’nda, Kral Konstantin’e darbe bile gerçekleşmiştir.
Tarihler 24 Temmuz 1923. Mustafa Kemal Paşa’nın (Atatürk) 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak başlattığı Millî Mücadele sonunda imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile son buldu. Türkiye’nin büyük zaferi ile artık bu büyük savaşta bitmiştir. Artık Kemalist devrim gerçekleşmiş ve Cumhuriyet kurulmuştur.
1.d) Kemalist Devrim Sonrası Cahil ve Sefil Anadolu’dan Eğitimli ve Modern Anadolu’ya
Devrimden sonra Anadolu büyük bir önem kazanacaktır. 1453’ten beri başkent olan İstanbul artık başkent değildir. Başkent Anadolu’nun tam kalbi olan Ankara olmuştur. Hatta bunun üzerine kısa bir fil çekilip “Ankara Türkiye’nin Kalbidir!” adıyla yayımlanmıştır.
Anadolu’nun, Türk ekonomisine de çok büyük faydası olmuştur. Atatürk iktidarı boyunca (1923-1938) açtığı 46 tane fabrika ve İsmet İnönü’nün de iktidarı boyunca (1938-1950) açtığı onlarca fabrika ile, Anadolu adeta Türk ekonomisinin canlandırılmasında büyük rol oynamıştır.
İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığı döneminde, özellikle Anadolu’daki köylülerin okur yazarlığını arttırmak amacıyla, köylülere okuma-yazma öğretmesi amacıyla öğretmen yetiştiren köy enstitüleri kurulmuştur. Sadece köy enstitüleri değil, yetişkinlerin okuma ve yazmanın önündeki en büyük engellerden biri olan Arap harflerinin yerine Latin Harflerinin getirilmesinden (Harf Devrimi) sonra, yetişkinlerin okuma-yazma öğrenmeleri için millet mektepleri de açılmıştır. Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi adlı kitabında şunları dile getirmiştir:
“Yetişkinler adına açılan Millet Mektepleri yoluyla, (yeni yazıda) okuryazarlığı yaymak için çok büyük bir çaba harcanıyordu, ama ilköğrenimin köylerdeki eksikliği, okuma yazma bilenlerin oranının, gelişmekte olan öteki ülkelerle karşılaştırıldığında bile, nispeten düşük olmasına yol açıyordu.” (ZÜRCHER 223).
Harf Devrimi’nin okuma-yazmaya katkısı çok büyüktür. Çünkü bir ses birden çok harfle gösterilir veya bir harf birçok sesi temsil eder. Sesli harfler yoktur. Bu gibi durumlar göz önüne alındığında Türkçeye en uygun alfabe Latin Alfabesi olduğu anlaşılmıştır.
2.Vurun Kahpeye
Halide Edip Adıvar tarafından kaleme alınan Vurun Kahpeye romanı, neredeyse Yaban romanı ile aynıdır diyebiliriz. En azından Vurun Kahpeye’nin ilk yarısı benzerlik göstermekte. Yaban ve Vurun Kahpeye romanlarındaki benzerlikler şu şekildedir;
İki romanda Millî Mücadele yıllarında geçmektedir, iki romanda da köylülerin cahilliği ve köylülerin Millî Mücadele’ye karşı tavırları anlatılmaktadır, iki romanda da yaşanılan olaylar birer aydın gözünden incelenir, iki romanda da olayların geçtiği köyleri Yunan ordusu basar ve iki romanda da köylerde din tüccarı hacılar vardır.
Romanın ana karakteri Aliye bir öğretmendir ve Anadolu’da bir köye gelmektedir. Fakat geldiği günden beri köylü tarafından linç yer. Çünkü mazlum köylünün beyni yine Vurun Kahpeye romanında, Yaban romanındaki din tüccarı olan Şeyh Yusuf’a benzeyen Hacı Fettah vardır ve Aliye sırf daha medeni birisi diye onu dinsizlikle, kafirlikle suçlarlar. Ve halk tıpkı Yaban romanındaki halkın yaptığını yani ona itibar eder.
Aliye ona “Sen Kabe’den gelen bir hacı değilsin, sen şeytanın yeryüzünde bir tür elçisisin.” (ADIVAR 105) demekte gayet haklı. Çünkü Hacı Fettah denilen din tüccarı olan zat, dini kadınların daha Türk ve İslam kültüründe bile olmayan kara çarşaf ve kara peçe takmasından ibaret olduğunu zanneder ve mazlum köylü halkına da bu düşünceyi aşılar.
2.a) Köylü Halkının Millî Mücadeleye Karşı Tavırları
Vurun Kahpeye romanında da tıpkı Yaban’daki gibi Millî Mücadele ve Kuvayi Milliyecilere karşıt olanlar vardır. Din tüccarı Hacı Fettah mazlum halkın beynini yıkamakta, kendisi dinlerini koruyan eğer emperyalist düşmanlar dahi olsa onu kabul etmeye razı, savaşı kaybetmeye razı olan bir vatan hainidir. Hatta ve hatta bu hainlik Hacı Fettah ve Uzun Hüseyin Efendi’nin Yunan karargahlarına kadar girip Yunanlılarla iş birliği yapmaya kadar gider. Muhtemelen cumhuriyet sonrası darağaçlarında asılan din tüccarı çakma hacı hocalarla birlikte idam edilmiştir belki de.
2.b) Köylülerin Geri Kalmışlığı ve Köyün Eğitim Durumu
Aliye’nin öğretmen olarak geldiği okulda eğitim denilen şeyin neredeyse “e” si yok. Okuldaki erkek öğrenciler kızlara zorbalık yapar. Aliye sınıfına disiplini getirir. “Kantarcıların Hüseyin Efendi’nin küçük oğlu Sabri’yi, Aliye dışarı attığından beri sınıfta disiplin kurulmuş, küçük gözlerde günlerden beri Aliye’nin dersleriyle uyandırmayı başaramadığı dikkat ve ilgi olanca ateşiyle yeni öğretmene karşı uyanmıştı.” (ADIVAR 18).
Aliye’nin, öğretmenlik yaptığı okuldaki başka bir öğretmen olan Hatice Hanım, Tosun Bey’e Aliye hakkında ahlaksız olduğunu öne süren söylevlerde bulundu. Çünkü o dönemin göz göre göre cahil bırakılmış Anadolu halkına göre kadınların dini, imanı, ahlakı kör kütük nurcuların dediklerinden yani kara çarşaf kara peçe kullanmasıyla, ataerkil toplumda ezilmesiyle sağlanır. Bunun üzerine Tosun Bey, cahil öğretmen Hatice Hanım’a şunu der:
“Öğretmen Hanım, namus kadının yüzünü açıp açmamasında değildir. Din de peçe demek değildir. Öyle kapalı kadınlar vardır ki kapı arasından her türlü rezaleti yaparlar.” (ADIVAR 33). Ve bu durum sadece bununla sınırlı olarak kalmaz. Bir insan tesettürlü olsa dahi, yüzü güzelse cahil bırakılmış Anadolu köylüsü o kadıncağıza fahişe damgası yapıştırıp, dedikodusunu çıkartırlar. “[…] başına siyah yeldirmesini armış bir kadın vardı. […] Fakat oldukça güzel bir yüzü olması onu hayli dile getirmiş, dedikoduya yol açmıştı.” (ADIVAR 59).
İki roman arasında eğitim durumlarını mukayese edecek olursak; Vurun Kahpeye romanındaki eğitim durumu, Yaban romanındakinden daha vahimdir. Yaban’da halk din tüccarı bir hacının peşinden gider fakat Vurun Kahpeye’de hem din tüccarı bir hacının peşinden giderler hem de okullarda bu hacının anlayışıyla uyuşan bir düzen vardır. Yani Hatice Hanım ve onun gibi öğretmenlerde o cahil toplumda yetişmiş cahil insanlardır.
Son: Kendini Bulan Anadolu
Savaşlar sona erer, barış antlaşmaları imzalanır, devrim olur, Cumhuriyet kurulur. Vatanın kendisi olan Anadolu ve Anadolu köylüleri vatan bilincinin farkına varır. Anadolu artık Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin merkezi, kalbi, yaşam kaynağı olmuştu. Hatta Sovyetler Birliği “Türkiye’nin Kalbi Ankara” adlı bir film de çekmişlerdir. Anadolu’nun göbeği, başkent Ankara vatanın nefesi olmuştur…
KAYNAKÇA
KARAOSMANOĞLU, Yakup Kadri. Yaban. İstanbul: İletişim Yayınları, 2022
ZÜRCHER, Erik Jan. Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. İstanbul: İletişim Yayınları, 2018
GÜRKAN, Emrah Safa. Cumhuriyet’in 100 Günü, İstanbul: Mundi Yayınları, 2023
ADIVAR, Halide Edip. Vurun Kahpeye. İstanbul: Can Yayınları, 2022
[1] Büyük, kanlı savaş
