Ezanı Duyunca Camiye Koşan Gençlerin Diyarı: Bosna Günlükleri-1
GÖKYÜZÜ 2025/8 Temmuz Salı
“Hikmeti arayarak bulamazsınız; hayata, yaşadıklarınıza hikmetle bakmanız gerekir” demişti hocam.
Tam bir sene önce bugün, Kahire’de Arapça öğrenimi görüyorken geçirdiğim sıradan bir gündü. Ta ki gecenin erken bir saatinde uygun bilet bulup gece yarısı otobüsle Luksor’a gitmeye karar verene kadar. Başta çok tedirgindim; spontane gelişen hadiselerle çokça hemhal olsam da buna bir türlü alışamadığım için. Ama sonra “vardır bir hikmeti” diyip olayları tevekkülle akışına bırakıp içimi rahatlatmıştım. Elhamdülillah, temmuzun ortasında dünyanın en büyük tapınaklarından birini gezerken başımıza geçen güneş dışında gezimiz gayet güzeldi.
Bugün ise sebilin doğru tarafından su içtiğimin göstergesi olarak Rabbim aynı sene içinde ikinci defa Saraybosna yolcusu olmayı nasip etti.
Bir önceki seyahatimiz sene başında, ocak ayındaydı. Dondurucu Balkan soğuklarına aldırmadan adım adım tanışmıştık Bosna’yla.
Başçarşı’da artık dükkanların yavaş yavaş kepenk indirdiği sıralarda yürürken anneme:
“Tüm odağım Ortadoğu’dayken Balkanlar’ı görmem iyi olmadı sanırım. Büyülendim.” dediğimi hatırlıyorum.
Şimdi ise ruhum prangalarından kurtulmuş yeni bir hayata doğru kanat çırparken bu düşüncemin ne kadar yersiz olduğunu fark ediyorum.
Zira kim Saraybosna’yı İstanbul’dan, Şam’ı Üsküp’ten, Kudüs’ü Kurtuba’dan ayırabilir ki?
Aliya’yı Hasan El-Benna’dan, Şeyh Ahmed Yasin’i Şeyh Şamil’den ayırabilir miyiz ya da?..
Biz Müslüman Türk gençlerini Anadolu topraklarına sıkıştıran hatta buralardan da silip Orta Asya bozkırlarına süren zihniyetin ürünüdür bu sınıflandırma bana göre.
Oysa Osmanlı bakiyesi bu devletin evlatları olarak bizlerin, mağripten maşrıka tüm İslam Alemi’ne gönül vermiş olmamız gerekmez mi?
Ve tabii bu gönül verme eyleminin salt kalbi bir sevgi olmasından çok pratik bilgilerle de desteklenmesi gerektiğini gördük biz büyüklerimizden.
O yüzden bu tür yolculukların hikmetinin de burada olduğu fikrindeyim. Bu coğrafyaları turist gözüyle değil de kadim bir dostu ziyarete gelmiş gibi sımsıkı kucaklayarak gezilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Niyet ettim bu yolculuğumuzu bol istifadeli geçirmeye…
Saraybosna 2025/8 Temmuz Salı
Gazi Hüsrev Begova Camii’ndeyiz. Burada ıhlamurlar henüz açmamış, iklimden dolayı. Tomurcuk tomurcuk duruyorlar dallarda henüz. Yine de çok güzeller. Sarajevo’da yer gök ıhlamur…
Bir önceki sefer çektiğimi bilsem de dayanamayıp kubbenin fotoğrafını çektim. Baktım, geçenkiyle milimetrik kaymalar dışında neredeyse aynı açıyla çekmişim. Altı ay önce veda ettiğim yerde kıyam ediyor olmak içimi çiçeklendiriyor.
Burasıyla aramda başka bir bağ olduğunu hissediyorum. Avlusu, ağaçları, kedileri, babamın deyimiyle camiden daha görkemli olan şadırvanı, kapıları, kubbesi, işlemeleri ve kokusu hatta cemaatiyle; Begova Camii’nin yüreğimin binbir odasındaki yeri müstesna.
İnsan, kadınlar için ayrılan kısmı çevreleyen yarım kafesli paravanın köşesine dayanıp kubbeyi seyreyleyerek uzun uzun tefekkür etmek istiyor ama ne mümkün! Vakit namazı kılınır kılınmaz herkes camiyi alelacele boşaltıyor, kalanları da görevli amca tatlı-sert uyararak gönderiyor.
Burada camilerin içi sadece vakit namazlarında açık oluyor, onun dışında avludaki hasırlarda ya da son cemaat yerlerinde kılınıyor.
Namazdan sonra Begova Camii’nin de üstünde olduğu Farhadija Caddesi’nden meydana doğru birkaç sokak ötedeki Morića Han’a gittik Boşnak kahvesi içmeye.
Burayı da çok seviyorum. İlk Boşnak kahvemi burada içtiğimden midir, gerçek bir Osmanlı hanı olduğundan mıdır yoksa Aliya’nın burada toplantılar yaptığını öğrenmemden midir bilmem. Allah’tan burada koca çınarın gölgesinde oturup keyifle kahveni yudumlayabiliyorsun. Tabii Morića Han da meşhur ve turistik bir mekan olduğundan kalabalık ve seri bir müşteri sirkülasyonu oluyor. Yine de ortamın verdiği keyif tartışılmaz. Bosna bayraklarının yanına asılan Filistin bayraklarının ve güler yüzlü garson abilerin sebep olduğu mutluluk da cabası.
Şehre zaten akşamüstü geldiğimiz için yemek-namaz-kahve faslından sonra tekrar ezanın okunmasıyla Begova Camii’ne hızlı bir dönüş yapıp havanın kararmasıyla yerleşmek üzere meydana birkaç sokak yakınlıkta tuttuğumuz daireye gittik.
Fakat yerleşme arasından sonra gelir gelmez Aliya’yı ziyaret edememenin verdiği üzüntüyle kendimizi tekrar dışarıda bulduk. Bu sefer Latin Köprüsü’nün karşısına geçip Fatih Sultan Mehmed’in yaptırdığı Hünkar Camii’ne gittik.
Camiye ulaşmadan biraz önce yatsı ezanı okunduğu için cemaate yetişmiştik. İmam efendi sağ olsun dört rekatı yirmi dört rekat uzunluğunda kıldırdığı için camiden çıkınca daha fazla gezintiye enerjimiz kalmamıştı. Ertesi gün Travnik’e gidecek olmanın heyecanıyla günü kapattık.
Travnik 2025/9 Temmuz Çarşamba
Üşümek bizim Travnik’teki kaderimiz sanırım. Bir önceki gelişimizde Bosna’nın “Vezirler Şehri” neredeyse buz tutmuş haldeydi. Gerçek bir kararlılık örneği göstererek gidilmesi gereken her yere gitmiştik. Bu defa da temmuz ayı olmasına rağmen soğuk hava ve yağmurla karşılaştık. Anne sözü dinlemediğim her an başıma iş geldiği için ıslanmamak için Filistin kefiyemi başımı ve omuzlarımı muhafaza edecek şekilde üstüme alarak geziye başladım.
Şehre vardığımız sırada yağmur etkisini arttırdığından kendimizi can havliyle Alaca Camii’ne attık. Bereket, az sonra da öğle ezanı okundu.
Önceki sefer geldiğimizde öğlen ve ikindi vakitlerini kıldıran imamın kıraatini çok sevmiş, bir daha onu dinleyeceğimiz için mutluyduk. Fakat galiba caminin imamı değişmişti ve biz böylece Balkan kıraatiyle tanışmış olduk. İlk defa burada işittiğim bu kıraat tarzını çok garipsemiştim ancak önümüzdeki günlerde de sıkça bu kıraatle namazları kılınca hoşuma gitmeye başladı.
İlk gördüğümde şehir bembeyaz olduğu için daha önce yürüdüğüm yerleri yeni görüyormuşum gibi hissettim. Yine de kaleye çıkan yolu ararken kaybolmaktan kurtulamadık. Uzun merdivenlerden ve yokuşlardan geçtikten sonra atalarımın yapmasına rağmen içeri biletle girebildiğim kaleye vardık.
Bu bilet mevzuu hep canımı sıkıyor. 1400’lerde benim atalarım gelmiş buraları inşa ve ihya etmişler. Bu güzel memleketlerin artık ‘bizim’ olmaması yetmiyormuş gibi bir de ‘bizim’ mekanlarımıza bi dünya para vererek girebiliyoruz. Garabet işler hocam…
Ama Travnik Kalesi’nin bilet gişesindeki amca Türk turistlerden hep daha az bilet parası alıyor. Dışarıdan yanlış bir hareket gibi görünebilir ama bence hem çok nahif hem de çok acı bir jest bu.
Kalenin yukarı burçlarına atlaya zıplaya tırmanıp tüm şehri yukarıdan gördüğümde kendimi Battal Gazi gibi hissettim. Cüneyt Arkın filmleri gibi bir şey yaşanabilirdi ama yaşanmadı :))
Derlermiş ki Travnik’te her kareye on minare düşer. Gerçekten de öyleydi. Küçük evleri, karmaşık olmayan yerleşimi, camileri ve yemyeşil doğasıyla bana Amasya’yı anımsatıyor nedense Travnik. Onun gibi kadim bir Osmanlı beldesi…
Kaleden inerken yağmurun altında kendi çizdiği resimleri satan bir gençle karşılaştık. Annem, karakalem çalışmalarını çerçeveleyip satan Boşnak genci Hamza’nın bu küçük tezgahında durdu. Bir resim satın almak istediğinde hemen atılıp resimlerden birini seçtim. Bana Yalnız Ardıç’ı hatırlatan bir ağacın resmedildiği güzel çerçeve, seyahatimizin bir hatırası olarak masamda duruyor artık. Mutluyum, gururluyum. Doğru zamanda doğru hamleleri yapmak gerektiğini öğreniyorum sanırım yavaş yavaş. Bunların hepsi üniversite sınavı geçtiği için, kafam çalışmaya başladı artık. :))
Bir sonraki durağımız Bosna şehidimiz Selami Yurdan’ın kabriydi. Medfun bulunduğu Ali Paşa Camii’ni hızlıca bulduk fakat hazireye giremedik zira avlunun kapısı kitliydi. Her ne kadar kardeşim Ali Ammar içeri girebilmek için cansiperane bir mücadele verdiyse de parmaklıkların ardından verdiğimiz selam ile kaldık maalesef.
Yoldu yağmurdu kaleydi derken epey yorulduk tabii. Hal böyle olunca dünyanın en iyi köftelerinden birini tadabileceğiniz “Ćevabdžinica Hari” ile gezimizi sonlandırdık. Bizim ayranın suyla seyreltilmemiş hali “yogurt” ve biraz kaymak ile ćevabi köftelerinin lezzeti katmerlendi sanki.
Evvelki gün geç saate kaldığımız için Aliya’yı ziyaret edememiştik. Yine karanlığa kalmamak adına daha fazla oyalanmadan Saraybosna’ya döndük. Güneş yavaş yavaş şehre veda ederken biz anıt mezara ulaşmıştık bile…

Kendi içinde mısraların ve kelimelerin talebesi. Dışarıda Görsel İletişim Tasarımı öğrencisi. İkisini kavuşturup Türk televizyonları için dizi senaryoları yazmak istiyor.

Yiiiiiaaaaa ablammm yine çok güzel yazmışsın. Eline, yüreğine sağlık. Kalemin daimi olsun inşallah. Seni seven kardeşin
Sağ olasın kuzumm bilmukabele inşallah. Ben de seni çook seviyorum 💜