6 Ekim 2022

Akşamüstü

Yazar: Hatice Hazal GÖKÇİMEN

Mekânın sirayeti de olabilir, fevkalade mutlu ve heyecanlıydım. Hele ki ilk ziyaretçilere yüzümüz kızarıp sesimiz titreyerek yaptığımız birkaç tanıtımdan sonra alıştığımızda coşkuyla yaptığımız sunumlar bu heyecanımı katmanlandırdı.

Evet, tam bir senedir heyecanla beklediğim ve Mevlâna İdris’e atfedilen 13. Sirkeci Dergi Fuarı’ndaydım.

Kendimi evimde gibi hissettim. Çok acayipti…

Geçen sene yabancı bir yere misafirliğe gelen ve şöyle bir iki muhabbet edildikten sonra kalkıp evine dönen konuklar misaliydi halimiz. Ama biz dergi fuarındaki o misafirliğimizden ders çıkarıp kolları sıvadık ve bu seneki fuara okul olarak Hâkî ve Aras isminde dergilerimiz ile Kaçış Rampası isminde fanzinimizle birlikte gittik.

İşte, bir sene önce gönül kırıklığı ile önlerinden geçtiğimiz stantların bu defa arkasında durup gurur ve mutlulukla tanıtıyorduk onları: Rabbim, sana şükürler olsun!

Sabah nöbetini bitiren arkadaşlarımızdan vazifeyi devralıp da standın başına geçtiğimizde tüm bir sene geçti zihnimden. Kafa kafaya verip haftalarca düşündük, tarttık, yazdık, çizdik. Birden işe koyulduk hep birlikte. Arkadaşlarımla Hâkî için yaptığımız röportaj yazısını hazırlarken ki telaşımızı, günlerce bahçede Aras için düzenlediğimiz yazıları düşündüm. Sonunda dergilerimiz basılıp da pırıl pırıl okulumuza geldiğinde ekipteki tüm öğrenciler toplanıp diğer arkadaşlarımıza tanıtıp dağıtmıştık. Evet, ellerimizde tuttuğumuz okulumuzun ilk yayınları ve ilk göz ağrılarımızdı. Yıllar sonra bir yetişkin olduğumda bu ilk dergilerimize her baktığımda başta hocalarımı ve arkadaşlarımı hürmetle hatırlayacağım.

*

Arada arkadaşlarımla sırayla geziyorduk fuar alanını. Sıra bana geldiğinde önce takip ettiğim dergileri gezdim sonra yenilerini keşfettim. En sevdiğim ise her bir stantta tebessümle dergilerini tanıtan ve sohbetleri ile içinizi ısıtan insanların olmasıydı. Ardından bir söyleşiye katıldım, gerçi biraz sonuna yetişmiştim ama… Merakla söyleşi salonuna girdim ve zannımca en küçük katılımcı olduğumdan arka sırada sandalyelerin birinde uyumuş olan kediciğin yanına oturdum. Herkes dikkatle dinliyordu. Benim ise mekânda ses çok yankı yaptığından dikkatim kısa sürede dağılıyor-ki normalde iyi bir dinleyici olmaya özen gösteririm-ve gözlerim etraftaki detaylara kayıyordu. Mesela arka taraftaki pencereden gökyüzü, ağaçlar ve çiçekler çok güzel gözüküyordu, salonun içinde bulunan farklı yerlere açılan kapılar da öyle. Sonra yeniden dikkatimi toparlıyor ve dinlemeye koyuluyordum.

İşimin başına döndüğümdeyse bu sefer yanı başımızda olan başka bir söyleşiyi keyifle dinledim. Hava kararıp da güneş battığında ezan okundu ve hemen Sirkeci Garı’nın yanındaki camiye namaza gittik. Avluda arkadaşımı beklerken cami duvarına dayandım ve gökyüzüne baktım.

Evet, yine gökyüzü… Güldüm. Hay Allah, şu hayatta bir olay üzerine kendi yazdığım bir şiirden alıntı yapmak da nasip oldu ya…

“Ben şimdi

Gökyüzünü bile Hâki görüyorum”

                                                                                                                                      Vesselam!