Çay Süzgeci
Şalterleri attırdı. “Kısa devre.” dedi binanın kapıcısı. Korkulacak bir şey yokmuş. Öyle söyledi binanın önünde toplanan kalabalık. O söyledi. Kim söyledi? Binanın önündeki kedi. Sarışın olan. Kuğu gibi uzun boynu yan yatmış, gözleri çipil çipil araba farı gibi bakan adam. Özensiz taranmış saçlarını elleriyle düzeltmeye çalışıyordu. Düzelmiyordu. Rus’muş. Hani kediydi? Kedi gibi bakıyordu. Kimden öğrendin? Kapıcının oğlu Ferhan’dan. Birden başını sağa sola salladı. Kendi kendine konuşuyor olmaktan kendisi bile rahatsız olmuştu. Atan sadece binanın şalterleri olsa. Kalabalığın çoğu da kafalarındaki şalterleri indirmiş vaziyette geziyor. Biri, bir tek kelam etse cazır cuzur kısa devre yapmaya hazır gibiydi.
Kütüphanenin kapısını araladı. Bu sefer kapıyı çalmadı. Her geldiğinde nedense kapıyı tıklatıp giriyordu. Bu sefer lambır lumbur daldı kütüphaneye. Bu bir soygundur elleri kaldırın, demediği kalmıştı. Elindeki cam su şişesi yere düşüp tuz buz olmasın diye sımsıkı tutuyordu. Yaz mevsimi ile sonbahar arasına sıkışmış bir günde yağmurluk giymek de neyin nesiydi. Sarı yağmurluğunun kollarını yukarı doğru çemrese de sürekli aşağı iniyordu. Kütüphane sorumlusu asık suratlı kadın yine asık suratlıydı. Masanın ön kısmında oturan genç adamla havadan sudan konuşuyorlardı. Adam astsubaymış. Yeni tayini çıkmış. İmam Hatip mezunuymuş. Asık suratlı kadın da İmam Hatip mezunuymuş. Ne çok ortak noktamız var, dedi astsubay. Asık suratlı kadın kahkaha ile güldü. Kütüphanenin duvarlarında yankılandı kahkahası. Bir an astsubayı ve asık suratlı kadını uyarmak istese de burası asık suratlı kadının çöplüğüydü. Babaannesi öyle söylemişti: Her horoz kendi çöplüğünde öter. Acaba asık suratlı kadın da ötebilir miydi? Önüne döndü. Raftan çekip aldığı Edgar Allan Poe’nun “Şehrazat’ın Bin İkinci Gece Masalları” kitabının kapağına göz gezdiriyordu.
Elinde tutmaya çalıştığı cam şişeyi kırılmasın diye masanın üstüne koydu. Astsubayla göz göze geldi. Şalterler atmıştı. Kütüphaneye hangi ara geldiğini bile fark etmemişti. Dijital çağda yaşıyordu. Işınlanmış olma ihtimalini düşündü. Ferhan, Rus adamı anlatıyordu. Şalterleri kimin kestiğinden bahsediyordu. Kalabalık vardı. Etraf karanlıktı. Etraf karanlıktı. Kalabalık vardı. Ferhan Rus adamdan bahsediyordu. Birkaç gün evvel dijital bir saldırıya uğrayan Beyrut için hayret ediyordu. Lion pilli tüm telsizlere sızabilen bir beladan. Allah kahretsin bu lanetlileri. Dünyanın başına bela olan altı harflileri. Üç ölü vardı. Yerli malına geçmeliymişiz. Parlamenterler öyle söyledi. Televizyonda bol bol boy gösteriyorlardı. Raftan aldığı kitaplarla birlikte asık suratlı kadının yanına yanaştı. Kitapları masaya koydu. Üç kitap hakkı vardı. On beş gün içinde okuyup getirecekti. Kitaplara baktı. Hepsi polisiye romanlardı. Cüzdanından kimliğini çıkarttı. Kimlik yerine kadına ehliyetini uzatmış. Asık suratlı kadın, “Ehliyetinizde çip yok sisteme okutamıyorum.” dedi “TC numaranızı söyler misiniz?” Söyledi. Sonra Asık suratlı kadın sistemin değişeceğinden bahsetti. İki üç aya kadar madeni ve kâğıt paraların kalkacağından bahsediyordu. Yeni dünya düzenine geçeceğiz, dedi. Pandemi ile birlikte her şey değişti. Çipli sisteme geçtik, dedi. Alışverişler hep internetten yapılıyor, dedi. Gözlüklerinin üstünden asık suratlı kadına ve İmam Hatip mezunu astsubaya baktı. “Ben internet alışverişi nasıl yapılır bilmem.” demekle yetindi. Ehliyetini cebine sokuşturdu. Cebinde bir çay süzgeci olduğunu fark etti. Kütüphanenin karşısındaki işportacıdan almıştı. Birden süzgeci silah gibi tutup; bu bir soygundur tüm kitapları şu çuvala doldurun, demek geçti aklından. Kitapları koltuğunun altına kıstırıp eski kırmızı bisikletine bindi. Bir çay süzgeci ile kütüphane soygunu gerçekleştirmiş olsaydı bisikletle o çuvalları nasıl taşıyabilirdim, diye düşündü. Kütüphanedeki astsubay merdivenlerden inmesine fırsat vermeden kesin enselerdi. Çay demleyip yeni aldığı çay süzgecinin hayalini kurarak evin yolunu tuttu.
