Eniştesi Gelmiş
Aman efendim kimler gelmiş. Eniştesi gelmiş. Sahne kuruldu. Oyun için hazırız ve perde. Dünyanın absürtlüğünde yelken açmış, sörf yapıyoruz. O da yetmiyor okeye dönüyoruz. Üstüne üstlük zarlar hep dü şeş gelsin istiyoruz. Zar tutmaktan haberimiz olsa ya da oyunu kazanmak gibi bir gayemiz olsa belki halledilebilir. Ayakları uzatıp dinlenme vakti mi şimdi? Yoksa sırrı çözüp sonra da tası tarağı burada bırakıp çekip gitmek.
Diyojen’e: “İhtiyarladınız. Artık dinlenmeniz gerek.” dediler. Diyojen “Niçin?” diye sordu ve şöyle dedi: “Eğer koşucu olsaydım koşunun sonuna doğru yavaşlamam mı gerekirdi? Tam tersine bütün gücümle koşmam gerek!”
Yavşaklık ışığında güneşleniyoruz. Trafik işaretlerine göre değil işimize geldiği gibi dönüşleri ayarlıyoruz. Hele ki bazı U dönüşleri takdire şayan. Jüri, Oscar kazanıp kazanamayacağını tartışıyor arasında. Kimden uzak duracağımızı beynimizin orkestra şefi hipofiz bezi ile kalp ortak iş birliğinde karar veriyor. Tiroitler, kırmızı görmüş tavşan gibi olmadık yerde durunca olmadığımız bir insana dönüşüyoruz. E biz ne yaşıyoruz o zaman bilen var mı? Sorunları başka yönlere bakarak çözmeyi hayal ediyoruz. “Ordayım ama oralı değilim” öyle buyurmuş keçeci filozof. Hikayelerde kendimizi bulmaya çalışıyoruz. Sonra düşünce gücüyle hastalıklarla güreş tutmayı öğreniyoruz. Belkileri, amaları, keşkeleri, fakatları, çünküleri, kılçık kaçıran tüm zamirleri, edatları ve bağlaçları cümlesinin ruhuna bir Fatiha’yla konserve kavanozlarına koyup kışlık hazırlar gibi sıkı sıkı kapatıyoruz.
“Nerelisin hemşerim?”
“Dünyalıyım enişte.”
“Neresinden?”
“İçinden. Eski meydanı dönünce cami var. Bildin mi?”
“Tamam bildim.”
“Oradaki caminin yanında iki katlı evde doğmuşum. Yüksek ihtimalle oradan da döneceğim.”
“Niye dönecekmişsin. Baştan başla.”
Her düğünün çatlak bir eniştesi illaki vardır ya. Bir dubleden sonra assolistleri sahneden indirip kolları leylek kanadı gibi açıp, sahnede ayak basılmadık yer bırakmayan küçük enişte. Orkestra da eniştenin çakırkeyfliğini fark edince dünyanın güneş etrafında döndüğü gibi eniştenin etrafında dönmeye başlar. Dönüş hızıysa düğün sonunda tamamlanır. Davulcu, davulun göbeğine vurdukça vurur enişte de cebinden banknotları çıkarttıkça çıkartır, havaya saçtıkça saçar. İkilemeler ardı ardına sıralanır, halay mendiliyse sıralamada ilk kelimenin elindedir. Herkes keyiflidir. Ve halay başlar. Dünyanın eniştesi gibiyiz hepimiz. Halayın ardından tempoyu düşürmeden Roman havaları, Ankara havası, Ege derken havamızı alır dünyanın gıllı gışlılığına karşı zeybek oynarız. Nefes önemli. Havaysa hepsinden önemli. Nefes kişisel, hava evrenseldir. Nefesi halaya yetmeyen damat yerim dar, dermiş. İtiş kakış pistte birbirimizi ittiriyoruz. Sırtı sırta çarpıştığı şahsa bir bakış attı. Meğer eniştesiymiş. Dünyanın eniştesi olmuşuz hepimiz.
Alakasızmış gibi görünenlerin muhteşem alakasını toplayıp hohlayıp üfleyip püfleyince ortaya çıkan şeye hayat deniyor. Sürmanşetten sürdüler haberi.
“Hayat Heyhat!”
“Ana haber bültenlerine de düştük ya…”
“Ana rahminden düşmüşsün, manşete düşsen kaç yazar.”
İçimde konuşan bir sürü insanın konuşmalarına şahit oluyorum. Kimisi tartışacak kimse arıyor. Kimi kahkaha ile gülüyor. En çokta Karagöz ve Hacivat konuşuyor. Kimi içinde ki fesatlık yılanını salıyor ortalığa. Sonra herkes kaçışıyor. Onların seslerinden duyamıyorum kendi sesimi. Kahvemi içip ve kalkıyorum bu alemden. Alemi cemale göçtü desinler ardımdan. Göçüyorum. Bedenim göçse kime ne. İki gün ağlarlar, üçüncü gün unuturlar. Benim içim göçtü yıllarca. İçime içime oluştu göçükler. Konya obrukları gibi derin. Belki bir o kadar ıssız ve sakin.
“Kimse fark etmedi mi senin bu halini?”
“Sanıyorum ki görmemeyi tercih ettiler.”
“Görmek ile bakmak, duymak ile işitmek arasında ki farkı kimse düşünmüyor anlaşılan.”
“Tizleri daha çok mu duyuyoruz ne? Sesi daha çok çıkana mı bakıyoruz yani?”
“Mikrofondandır de tam olsun.”
“Biyolojik kalp ile yüreğin farkına kim vardı ki senin farkına varsınlar.”
“Yağmur yağarken gerekir şemsiye. Yaz gelmiş, güneş çıkmış, sen bana şemsiye uzatıyorsun elime de bir mikrofon veriyorsun caz söylememi mi bekliyorsun?”
Sümer tabletlerinde keşfedilen beş bin yıllık beddua bulunmuş. Beddua ederken bile insanlara güzellikler dileyesim varmış gibi.
“Kaldığın yerlerin en hoşu, kapının eşiği olsun. Hep yol kıyıları olsun barınağın.”
“Sığınacak yerin mi yok?”
“Tutunacak bir yüreğim yok.”
“Bluetoothunu aç belki tutuverirsin yüreğini.”
“Alaka kur. Saatini kur. Zembereği kur. Döviz kur farkıysa derin çukur. En iyisi sen kendini kendine kur.”
Mırıldanarak mı, yutkunarak mı? İkisi de değil haykırarak söyle.
“Diyojen Sinoplu. Biz dünyanın eniştesiyiz. Ben, sen, o biz, siz, onlar. Hepimiz.”
“Diyojen ne alaka şimdi?”
“Bir fıçı içinde yaşamış ve göçmüş. Söyleyeceklerim bu kadar hakim bey.”
