Sabır, Şükür Arasında
Selamünaleyküm ablacığım,
Yazıma selamla başlamak istedim. Öyle ya seninle muhabbetimiz ilk önce selamla başlamamış mıydı? Hatta çok sonraları iletişimimizin nasıl başladığına dair konuştuğumuzda verdiğin yanıt şu olmuştu: Bu kız selam veriyor gülümsüyor da bakalım ne olacak diye cevaplamıştın. Açıkçası ben de biraz bekleme sürecindeydim çünkü öncelikle asgari düzeyde de olsa bir gözlem yapmaya ihtiyacım vardı. Daha evvelki yaşadığım insani ilişkilerde acı bir şekilde böyle bir tecrübe edinmiştim. Olsundu, geri kalan ömrümde edindiğim bu tecrübe yolumu aydınlatan bir fener olacaktı kim bilir… Bu arada şunu da eklemeden geçemeyeceğim: Öyle ya da böyle iletişime geçeceğimden içten içe emindim. Merak ediyordum çünkü. Alışılmışın dışındaydın. Tekerlekli sandalyede bir kadın kendi konfor alanını bırakıp başka bir şehre üniversite okumaya geliyor bu hiç de basite alınacak bir durum değildi.
Günler geçti ve biz kaynaşmaya başladık. Yemekhane de bu yakınlığa vesile oldu. Birlikte aynı masayı defalarca paylaştık. O masada seninle yaptığımız muhabbetler ufkumu genişletiyordu. Masadan kalktığımda yeni bir Nida olarak kalkıyordum adeta. Boş değildi konuştuklarımız. Daha çok insandan, sosyal konulardan bazen de dinden bahsediyorduk. Güzeldi. Hele ki bazen fikirlerimizin uyuşmadığı noktalarda hakaret vs. olmadan saygı çerçevesinde konuşmalarımız gerçekten de iletişim yeteneğinin ne kadar mühim olduğunu gösteriyordu. Gerçi iletişim fakültesinde okumak bunu gerektirirdi öyle değil mi? İlk konuştuğumuz zaman değil de birkaç konuşmadan sonra nasıl olduğunu sormuştum. Sen de bu soruyu zaten bekliyormuşçasına sakince yirmi yaşında oldu dut ağacından düştüm dedin. Daha ilerisini sormak istemedim. Bam teline dokunmaktan korkuyordum. Sonraları muhabbetimiz ilerledikçe detaylı bir şekilde anlattın. Seninle birlikte Kültür Park’a gittiğimizde anlatmıştın. Ben de hayretler içerisinde kalmıştım. Abla dut ağacından düşüyorsun. Issız bir yer. Bir gece boyunca ordasın senden haber yok. Allah korumuş seni ve yirmili yaşlarda bir genç kızın hissedebileceği duyguları hissediyorsun sen de. İlk başta yoğun bir üzüntü sonraları bu imtihana kucak açma, kabullenme süreci çünkü çok sonraları tekrar unuttuğunu hatırlıyorsun. Rabbini hatırlıyorsun. İç konuşmalarında, dualarında yürekten sesleniyorsun sahibine: “Rabbim bu imtihanla sen beni deniyorsun. Nasıl bir Saadet olarak tepki vereceğimi sınıyorsun belki de. Ben çok zayıf, aciz bir kulunum. Gücüm yalnızca sendendir. Senin beni desteklemenledir. Bu imtihanı razı olacağın şekilde geçirmemi nasib et. Hem dışarıdan baktığında sadece sabır imtihanı olarak gördüm. Ankara’daki hastane sürecim başlayınca benim durumumdan çok daha zorunu yaşayanları gösterdin bana. İşte o zaman her başımıza gelenin tek taraflı bir imtihan olmadığını aynı zamanda şükür imtihanı yönünün de olabileceğini anladım. Bir başkasına göre acınacak halde olan ben şimdi de bir başkasının baktıkça şükrettiği bir durumu yaşıyorum. Hayat biraz da böyle bir şey sanırım. Sürprizlerle dolu. Durağan değil. Bakış açını, fikrini değiştirebilecek olaylar silsilesiyle karşılaşıyorsun ve eskisi gibi olmuyorsun artık. Yeni bir senle güne başlıyorsun. Tekrar yeni bir sene uyanmak için sanki…
Evet abla bu muhabbetlerimiz devam etti ve ben seni çok daha yakından tanıdım. Sevdiğim bir insana duyduğum yakınlık hissiyatını sende de hissediyordum. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Elbette ki yurttaki çoğu insandan farkın vardı. Seni her gördüğümde aslında kendi bireysel hayatlarımızda ne çok gereksiz şeyi kendimize dert ettiğimizi şükredilecek o kadar şey varken sadece sabrettiğimiz şeylere odaklanmamız belki de bu haz ve hız çağında mutsuz bir insan olmamıza neden oluyordu. İşte sen de kendi deyiminle insanlara ibrettin. Oturduğun yerden sevap kasıyordun yani. İşin şakası bir yana bunu samimi söylüyorum. Sadece ben değil; başka bir arkadaşımdan da duymuştum. Ablayı her gördüğümde halime şükrediyorum diye. İlk başta buna kırılabilirsin diye sana söylememiştim ama seni tanıdıkça yine bir yemek masasında söylemiştim böyle böyle diye. Sen de bunu başkalarından defalarca duymuş olacaksın ki yüz ifaden değişmedi. Sadece gözlerinle ” öyle” diyordun.
Seninle olan hayallerimizi hatırlıyor musun? Sen tedavi olmuşsun benim evime gelmişsin. Yürüyebiliyorsun. Soğuk bir kış akşamı. Pencere buğulanmış. Ocakta çay kaynıyor. Elmalı turtalar fırından yeni çıkmış. Çayın buharı, turtaların kokusu birbirine karışmış ve mutfak samimiyet kokmuş. Seninle geçmişe dair muhabbetler ediyoruz. Sonra bizde kalıyorsun. Sabahında Hacı Bayram Camii’ne gidiyoruz.
Hayalin bu kısmındayken sen ben yalın ayak gitmek istiyorum demiştin. Ben de abla, insanoğlu yaşadığını çok çabuk unutuyor. Şu an böyle hissediyorsun ama emin ol yürümeye başladığında bu şekilde düşünmeyeceksin. Yine konforunu düşüneceksin. Sen de herhalde öyle olacak der gibi başını salladın. Günler, aylar geçti. Ben ara tatil için gittiğim memleketimde uzun bir süre kaldım. Sonra yurda geldiğimde seni sadece bir defa gördüm. Yemekhanede sıra bekliyordum. Sen de sıradaydın. Hafifçe omzuna dokundum. Bana dönüp baktın hiç şaşırmadın. Hafif bir tebessümle karşılık verdin o kadar… Sonra yine Saadet abla yok. Memleketi Diyarbakır’a gitmiş. Sebebi de hastalanmış olması. Hepsi bu. Sonra sana ulaşmaya çalışıyorum ne mümkün? Sen o zamanlar kendinle uğraşıyorsun. Hastane süreci başlamış. Doktorlar meme kanseri olduğunu söylüyor ve bu sefer daha yoğun bir imtihanla karşılaştığına inanıyorsun. Daha zorlayıcı olduğu hissi kaplıyor ruhunu. Yine içinden o yirmili yaşlardaki genç kız çıkıveriyor. Böyle yeterince ağır bir imtihanım vardı zaten. Bir imtihan daha verdin niye Rabbim niye? Artık kaldırılabilir gelmiyor.
Halbuki ne diyordu Alemlerin Rabbi: “Allah bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Onun kazandığı iyilik kendi yararına kötülük de kendi zararınadır. (Şöyle diyerek dua ediniz): ” Ey Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et. (Bakara Suresi 286. Ayet)
Evet ablacığım,
Rabbim sana kesinlikle zulmetmiyor. Sadece kader planında yazılan gerçekleşiyor. Efendimizin aleyhisselatu vesselam bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyruluyor: Mü’minin durumu ne hoştur! Her hali kendisi için hayırlıdır. Bu durum yalnız mü’mine mahsustur. Başına sevinecek bir hal geldiğinde şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir sıkıntı geldiğinde sabreder; bu da onun için hayır olur. (Müslim, Zühd 64) Böyleydi. Sabır ve şükür arasında bir hayat… Sabredildiği takdirde de kazanç şükredildiği takdirde de. Elhamdülillah. Ben senin bu imtihanın sabır olan yönünü göreceğine ve sabır imtihanını geçeceğine aynı zamanda şükür olan yönünü de görüp şükredeceğine yürekten inanıyorum. Yaşadığımız hiçbir şey boşuna değil. Bir gün Rabbimiz’in cemalini gördüğümüzde bu sıkıntıların hepsine değecek emin ol. Şimdilik aynı ortamda değiliz. Zaten dünya hayatı ne ki? Göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor öyle değil mi? Rabbimden seninle Firdevs cennetlerinde sonsuz hayatımızı geçirmeyi diliyorum. Rabbim O’nun razı olacağı hayatı yaşamayı nasib etsin. Sana, bana hepimize… Vesselam.
