2 Mayıs 2024

Sır-2

Yazar: Meryem Reyyan TAŞTAN

İki koca adam çocuklarda ve kedilerde görülen tecessüsle koşa koşa tapınağa gittik. Büyük bahçede gerçekleşiyordu infaz. Şehirlerden bile insanlar gelmişlerdi, üzerlerinde pahalı kumaştan süslü giysiler vardı. Onlara ayrılan sandalyelere oturmuşlardı. Biz köylülerin yeri onların arkasındaydı. Ayakta bekleyecektik, oturaklar ucu ucuna şehirlilere yetmişti. Dikilecek boş bir yer bakınıyordum. Tuktuk, beni kolumdan çeke çeke tapınağın arkasına götürdü.

“Burada ne işimiz var?”

“Halam Şandi’yi bilirsin.”

“Evet…”

“Oğlunun arkadaşı geçenlerde buraya hademe olarak alındı. Bizi içeri alacaktır. Beni tanır, sever de.”

Hademe oğlan bizi ikiletmeden içeri aldı. Kuzey kanadındaki depo olarak kullanılan bir odaya götürdü bizi. Darağacı, iyi görünüyordu buradan. Tuktuk, idam mahkumunun son sözlerini de duymak istiyordu. Pencereyi açtı. İyice dışarı doğru eğildi.

“Dikkat et, Tuktuk amca. Seni görmesinler. Yoksa başımız belaya girer.” Cılız kollarıyla ihtiyarı içeri çekmeye çalıştı hademe oğlan. Ona yardım ettim. Çocuk haklıydı. Şansımızı fazla zorlamamalıydık. Tapınağın gazabı ölümcül oluyordu.

Mahkuma son sözlerini söyleme fırsatı vermediler. Baş Rahip yalancıdan bu hakkı çekip almıştı. 20-30 dakika boyunca, yalan söyleyenin ve iftiralar atanın alacağı cezalardan bahsetti. Ömrün kısalıyor, sevdiklerin ölüyormuş vesaire. Ağır cezalardı bunlar. Cinayet cezası kadar olmasa da (katil ve aile üyeleri idam ediliyordu)…

Hademe oğlan, rahibin konuşmasından sıkılmıştı. Bize suçlu hakkında bildiklerini anlatmaya başladı.

“Ben, idam mahkumunu tanıyorum. İşe yeni başladığım günlerde, o da tapınakta çalışıyordu.”

“Ne iş yapıyordu?” diye atıldım hemen. 

“Bunu söylememeliyim aslında.”

Tuktuk hemen pantolonunun cebinden birkaç gümüş sikke çıkardı. Hademenin eline tutuşturdu.

“Anlat, hadi evladım.”
“Peki ama kimselere söylemeyin. İlahi filan okuyordu, şu Sabır İlahisi’ni.”

“Bana ziyaretçilerle de konuştuğunu söyledi. Tanrı taklidi yapıyormuş sanırım.” dedim. Tuktuk da başını ‘evet’ anlamında salladı. Ona da aynı şeyleri anlatmıştı demek ki.

“O kadarını bilmiyorum. Zaten biz hademeler belli mıntıkalarda çalışırız. Ben kuzey kanadına baktığım için meşk odalarından biraz haberim var. O adam da ilahi korosundaydı. En güzel sesli olanlardan biriymiş.”

“Peki neden bu hale geldi? Önceden de deli miydi?” diye sordu Tuktuk. 

“Bilmiyorum. Hademelere her şey söylenmez.””Peki, bilen birileri var mı?” dedim.”Rahipler bilir…”

“Bizim konuşabileceğimiz birileri…”

Oğlan biraz düşündü. Yatakhane hademesini tanıyordu. Ona sorabileceğini söyledi. Eğer önceden de böyle garipse yatakhanede sorun çıkarmış olabilirdi.

“Söyler mi peki?”

“Biraz ketumdur. Ama benimle arası iyi. Belki sorsam söyler.”

Boruya üfürüldü ve suçlunun altındaki tabureyi çektiler. Hademe oğlan ve Tuktuk hayranlıkla can çekişmeyi izliyordu. Ben daha fazla bakamadım. Kalbimdeki yük de iyice artmıştı. Eve döndüm. Tanrı’dan bana yardım etmesini niyaz ettim. Lakin imanıma şüphe tohumları karışmaya başlamıştı. Gerçekten tapınakta çalışıyormuş idam edilen herif. Sesi de çok güzelse onu Tanrı taklidi yapması için de görevlendirmiş olabilirlerdi. Ah! Siyah benekler beliriyordu kalbimde. Böyle yaşanmaz, kesinlikle yaşanmazdı!

Belki uyumak beni rahatlatır diye biraz kestirdim güç bela da olsa. Kabuslar gördüm, canavarların yediği çocukların peşinden koştum. Tüm canavarlar Çarpılmış’a gidiyordu. Onun ilahi okumasını bekliyorlardı. Çarpılmış; başını salladı, bir daha yalan söylememeye yemin ettim, dedi. Canavarlar çaresizce midelerindeki çocukları kustular. Çarpılmış, çocukların ellerinden tutup onları ardıç ağacının altında dinlenen bir adama götürdü. Ellilerinde ancak olan bir adamdı bu. Çocuklara okuyup üfledi, çehreleri aydınlanıverdi çocukların. Ben de bu zatın ayaklarına kapandım. Bana da oku diye yalvardım. Ön dişleri görünecek şekilde tebessüm etti. Dişlerinden biri kırıktı. O halde gerçekten yanıma gelmelisin, dedi.

Terin suyun içinde uyandım. Kalbimdeki yük biraz azalmıştı. Gece yarısı olduğuna aldırmadan üstümü başımı değiştirip Tuktuk’un kulübesine gittim. Var gücümle kapısını yumrukladım. Küt diye bir ses geldi. Sanırım yataktan düşmüştü bizim ihtiyar.

“Tuktuk, iyi misin? Benim Rugal. Çok önemli bir şey oldu!” Kapı açıldı.

“Ne var be adam?” Tuktuk gözlerini ovuşturuyordu.

“Bir rüya gördüm. Yüreğimizdeki yükten kurtulmanın yolunu buldum.” İhtiyar bıkkınlıkla üfledi:

“Peki neymiş?”

“Ardıcın altında oturan sağ ön dişi kırık bir adam bize yardım edecek.”

“Ne?”

“Biliyorum çılgınca ama onun tebessümünü görmek bile kalbimdeki yükü biraz azalttı.”

“Seni ifrit çarpmış.”

“Yanılıyorsun! Kendimi eskisi kadar olmasa da biraz sağlıklı hissediyorum” kalbimi gösterdim “Atışlarını hissediyorum. Mutlu bir şekilde atıyor.”

“Aman! Peki gidelim. Ama sabah yola çıkalım. Böyle uykulu uykulu şuradan şuraya adımımı atamam. Hem popom da ağrıyor, sayende.”

Tuktuk’a depoda sakladığımız buzlardan biraz verdim. Ağrıyan yere koymasını tembih edip odama döndüm. Lakin bir türlü uyuyamıyordum. En azından çevredeki ardıç ağaçlarını incelemek için fenerimi alıp geri dışarı çıktım. Tan yeri ağarana kadar bizim köyü baştan başa dolaştım. Acaba iyi mi etmiştim böyle yaparak bilmiyordum. Rüyamdaki zat, uyuyor olabilirdi. Belki bu yalnızca bir rüyaydı ve gerçek değildi. Böyle düşünür düşünmez kalbime taşıyamayacağım bir yük bindi. Meradaki ardıç ağaçlarının altına yığılıp kaldım.

Öğlen olduğunda müşfik adamın sesine uyandım. Rüyamdaki zattı. Sanki sakalı biraz daha beyazlamıştı ve daha sıska duruyordu yakından. Lakin olsundu! Kalbimde yük mük kalmamıştı. Ben uyurken bazı ayetler okuyup üflemiş bana.

“Ayet dediğiniz şey nedir Beyim?”

“Allah’ın gönderdiği sözlerdir.”

“Allah nedir?”

“Senin kalbindeki yükü kaldıran ilahtır. Tektir, eşi ve benzeri yoktur.” 

“Ama tapınak…”

“Onlar arzularına göre vahyi bozdular. Halka Tanrı’nın sesi diye insan sesini yutturdular. Ve iman eden, doğruyu söyleyen insanları astılar.”

“Şu kapı kapı dolaşan adam… Gerçekten o, tapınakta görevliymiş. İlahi okuyormuş, biraz araştırdım da.”

“Aferin sana Rugal. Şifanı aradın ve Allah sana gönderdi.”

“Nasıl teşekkür ederim Allah’a?”

“Ona iman ederek, indirilen sözleri öğrenerek ve emirlerine uyarak.” 

“Allah’ a iman etmek istiyorum.”

“O halde şu kelimeleri söylemelisin: Allah’ tan başka ilah yoktur, Hazreti Muhammed onun kulu ve elçisidir.”

“Muhammed kim ki?”

“Yıllar yıllar önce, ben daha gençken buraya bazı tüccarlar gelirdi. Tapınak, o dönemler Arabistan ile olan ticareti yasaklamamıştı. Tüccar olma isteğim beni onların peşi sıra sürüklemişti. Çok şeyler anlattılar bana. O tüccarlara bir peygamber gelmiş. Allah’ın vahyini onlara iletmiş, açıklamış. Nasıl ibadet edileceğini, nasıl yaşanılacağını öğretmiş. Ve adil de bir yöneticiymiş. Savaşlarda onları komuta edermiş, iyi de bir konuşmacıymış.”

“İlahilerde de bazı elçilerden bahsediyor.”

“O metinler tahrif edilmiş… Fakat içinde azıcık doğru varsa bu topraklardan da bir dönem peygamberler geçtiğine işaret ediyor olabilir.”

Düşündüm biraz. Kalbimi dinledim, hiç olmadığı kadar mutluydu. Ben de bahtiyardım ve huzur doluydum.

“Allah’ tan başka ilah yoktur, Hazreti Muhammed onun kulu ve elçisidir.”