6 Ağustos 2023

Sonra Anlatılacak Hikaye

Yazar: Hatice Hazal GÖKÇİMEN

“Hikayesi olanlara…”

/Kış, 1972/

“Bugün görüş günü.” diyor ablam, tüten çaydanlığı sofraya yerleştirirken. 

“Biliyorum.” diye mırıldandım. 

“Nicedir gitmedi, annemi bir götürsen ya…” Sıkıntıyla bardağımı uzattım:

“Babam?..” 

“Canım, babamın haberi olacak değil ya.” 

“Bugün akşam üstü kalkacak otobüs.”

“O nedenmiş, hem nasıl iş o öyle?”

“Arabanın bakılacak arızası var anca akşama çıkar. Siz gidecekseniz bizim çocuklardan birini veririm yanımıza.” Ablam huzursuzlukla kapıdan tarafa bakıp kimsenin olmadığına emin olunca yanıma ilişti.

“Elalemin çocuğuyla mı gideceğiz oralara? Hem sen neden gelmiyorsun ki madem akşama kadar işin yok…” Çay kaşığını elinde çeviren ablama ‘Bir kere de uzun etme’ der gibi baktım. Kaşığı bıraktı. Tekrar mutfağa dönme temayülü ile ayağa kalktı. Sonra dönüp sandalyeye tutundu:

“Nasıl bakacaksın ağabeyimin yüzüne?” Acı acı güldüm:

“Asıl o nasıl bakacak bizim yüzümüze? Babamın nasıl yüzüne bakacak?! Uzanıp elini öpmeye cesareti olabilir mi bizi düşürdüğü şu halden sonra!” Ablam doğruldu:

“Ne varmış halimizde? Aç mıyız, açıkta mıyız?” Sinirlendim:

“Seni, beni bırak da sadece anneme baksan görürsün abla. Yüzünde neşeyle güller açan kadının gözlerinin ışığı söndü. Ağlayıp iç çekmekten göğsü sıkışıyor geceleri bilmiyorsun sanki. Ya babam? Dağ gibi adamı bir kelepçe devirmeye kadir miydi be abla? Ahalinin yüzüne bakamaz oldu. Çarşıya pazara çıkamıyor esnafın lafını işitmemek için. Kahvede oturup ağız tadıyla bir bardak çay içemiyor. Bana kızıyorsun ya sürekli yola gidiyorum diye. Başka iş verseydiler onu yapacaktım abla. Haklılar, anarşist Sadık’ın kardeşine kim neden iş versin ki!” Ablam susuyordu. 

“Sus abla. Zamanında çok konuştun, şimdi sus.” Ceketimi alıp ayakkabılarımı giydim. Ablam salondan koştu. 

“Ne demek o öyle Salih Efendi?!” 

“Bir şey demek değil.”

“Laf ettin ettin, ne diye nereye gidiyorsun?!” Gürültüyle aldığım nefesi boşalttım: 

“Ana yüreğidir, görmek ister. Evladının nasıl olduğunu bilmek ister. Ben yine görmesin, diyorum ama çok istiyorsanız bir araba bulur gönderirim sizi. Hazırlanın geç kalmadan, çabuk gidip gelin.” Ablam zaten bu cevabı beklediği için soruyu yineledi:

“Nereye?” Ben elimi kapıya atınca önüme geçip kapıya dayandı.

“Melike’ye mi?”

“Ona gitsem ne değişecek?”

Sırtıyla kapının arasından kulbu yakalayıp anahtarı çevirince dayandığı yerden doğrulup ellerini beline koydu:

“Allahaısmarladık…” diyip kapıyı açtım. Üst kattan duvara çarpa çarpa paldır küldür bir şey indi. Ablamın oğlu Efe, elinde ders defterini sallayarak nefes nefese yanımıza geldi:

“Dayı! Dayı!” Kapıyı kapattım. 

“Ne oldu aslanım?”

“Bu defter bitti de dayı, gelirken bana bir tane alabilir misin?” Eğilip çocuğun başını okşayacakken ablam onu kendine çekti.

“Dayın alamaz oğlum. Biz seninle büyük dayıya gideceğiz. Dönerken çarşıya uğrar alırız.” Efe endişeyle bana döndü. Elimi cebime atıp gelen ilk kağıdı çıkardım. Kaç parayaysa eline tutuşturdum. 

“Haydi aslanım sen git al defterini. Sonra da doğru kütüphaneye, öğretmeninin yanına. Ödevlerini orada yap. Tamam mı?” Efe gözleri parlayarak belime sarıldı:

“Tamam dayı.” Ablamın itiraz etmesine fırsat bırakmadan koşup gitti. Peşinden çıkıp kapıyı çektim. Efe ablamlar çıkana kadar öğretmeni Zafer’in yanına sığınırsa pekala, yakayı kurtarırdı. Onun ablası Elif de dikiş nakış öğrenmeye komşu kızı Safiye’yi de yanına katıp tuhafiyeci Esma’ya gitmiş, kurtulmuştu. 

Ablamın dediği gibi Melike’ye gitmeyecektim. Gözlerine bakmaya yüzüm olmayan biri varsa o da Melike idi çünkü. Hüzünle derya gözlerine sis çökmüş gibi duran bu kız, biz ortaokulda aynı sınıfa devam ederken bir trafik kazasında anne babasını kaybetmişti. Ne tanıdık bir cümle, hep öyle olur ya. Kasaba yolu sonuçta; fırtınası var, karı, tipisi var. Olmadı yollarının ahvali ortada vesaire. Lakin mezkur kaza şoförün ihmalindendi. O günden beri bu yüzden Melike otobüse, minibüse hatta arabaya bile binmedi. Kasabadan ayrılmayı bir tek üniversiteye gitmek için istemişti, ona da kazadan sonra kardeşi, ablası ve ağabeyi ile onlara sahip çıkan amcası izin vermediği için gidemedi. Amcasının dükkanı var, sabahtan akşama kadar orada çalıştırıyor kızı. Güzelim kız, çok da akıllı. İyi okuyor. Kaçıp kaçıp ilkokul öğretmeni -yeğenim Salih’in de hocası- Zafer’in üstün gayretleriyle ihya ettiği kütüphaneye gidiyor. Bir orada buluşabiliyoruz zaten, kütüphanenin arka bahçesinde köşedeki çınarın altında. Hal böyle olunca ağabeyi oraya da veto koydu. Artık okumaya değil, sadece haftada bir iki kez amcakızının gözetimiyle benimle buluşmaya geliyor. İstediği kitap olunca şehirden alıp ben getiriyorum. Onun sayesinde arada ben de okuyorum işte… 

Ağabeyim olaylardan içeri girince benim çalışmam icap etti. İş aramaya başladım, birkaç tane denedim ama olmadı. Dahası esnaf bana iş vermeye yanaşmıyordu. Günlerce ne yapacağımı düşündüm. Babam bile artık bir şey söylemiyor, sadece kederle divanın köşesinde oturup dışarıyı izliyordu. 

Bir güz günü kütüphanenin arkasında yaprakları aheste aheste dökülen çınarın altında Melike’yle otururken birden sordu:

“Neden şoför olmuyorsun?”

“Neden şoför olayım?” Şaşırmıştım açıkçası. O da şaşkınlığıma binaen açıkladı:

“Sen iyi bir insansın Salih. Dürüstsün, çalışkansın, merhametlisin… En önemlisi kul hakkını gözetirsin. Sen şoför olsan kimse korkmadan biner otobüse.” Sonra sustu. Dökülen kuru yapraklardan birkaç tanesini alıp elinde parçaladı. Anlamıştım, anne babasını ondan koparan; ailesi gibi kendi hayatını da elinden alan şoföreydi kini. İlk defa ve neden bilmiyorum, tuttum elini. Gözleri büyüyerek baktı bana. 

“Tamam. Şoför olacağım. İnsanların emniyetle yolculuk etmesi için.” Elini çekmeye çalıştı, tuttum…

“Ama söz vereceksin, sen de bineceksin o otobüse ve gideceğiz buralardan.” Elini kurtarmaktan vazgeçti:

“Söz!” Biraz öylece sustuk. Sonra, cevabı biliyormuşum gibi sordu:

“Nereye gideceğiz?”

“Uzağa.” Güldü:

“Amcamla ağabeyim keser seni.” Elimi elinin üstünden çektim.

“Keser ya…” Beni incitmekten korkarak doğruldu:

“O anlamda demek istemedim. Salih…” Ben de onun gibi yapraklarla oynadım. 

“Biliyorum.” Omzuma dokundu:

“Ağabeyinin günahı senin boynuna mı?” Kollarımı iki yana açtım:

“Evet!” Mahzun bir derya olan gözlerine baktım. ‘Aynı şoförün günahının sesin boynuna olması gibi…’ diyecektim, diyemedim. 

O zamandan beri, kasabadan şehre giden otobüste şoförlük olmasa da muavinlik yapıyorum. Beş sene oldu. Olanları bilen şoför Ömer ağabey, yanında çalışmak istediğimi söyleyince bana sahip çıktı. Otobüsü kullanmayı belletti. “Benden sonra bu canavar senin” diyor. Diyor da…

*

“Selamünaleyküm usta!”

“Aleykümselam… Nerelerdesin be Deli Kenan? Otur şöyle hele.” Yanına iliştim. 

“Ağabey deme öyle. Bizden olsa olsa Cihan olur bu saatten sonra.” 

“Niye be oğlum, marangozluğa mı merak saldın yine?”

“Yok ama yakında kendi selâmı okuyacağım.” Ömer ağabey dizime bir şaplak indirdi:

“Sabah bizim Zeki’yi gönderdim sizin eve. Vakitlice gelip giderler sen Melike’nin oradan dönene dek. Yola gitmeden eve uğrar görürsün.” Kafamı kaldırıp hiçbir şey söylemeden boynuna atıldım. Sımsıkı sarıldı. 

“Dur be oğlum, ağlatacaksın adamı. Haydi git haydi bekletme kızı.” 

“Nereye gideyim ağabey, ben ayrılır mıyım senin yanından?” Sonra ayağa fırladım:

“Ne kızı?!” Ömer ağabey güldü:

“Biz sana Deli Kenan dedik ama sen Mecnun olmuşsun be oğlum. Kız beklemiyor mu bugün seni kütüphanede? Onu da mı biz söyleyeceğiz? Şimdi konuşturma insanı.” Hatırladım. Tasdikle başımı salladım:

“Kitap ısmarlayacaktı…” 

“Hah şöyle.” Yerimde duramadım. Otobüse girdim, içeride dolanıp çıktım:

“O zaman ben gideyim, dönerken akşam için nevale alırım.”

“Öyle olsun bakalım delikanlı. Dikkat et.”

“Baş üstüne usta! Sağ olasın.” Elini öpmek için uzandım. Kollarımdan tutup sarıldı. 

“Haydi git haydi.” 

Kütüphaneye gittim. Melike çınarın altında bekliyordu. Garip, bizim için yaptığım derme çatma banka oturmamıştı. Yüzü duvara dönük öylece duruyordu. 

“Melike!” İrkilip döndü. Ağlıyordu. 

“Ne oldu, ne oldu?..” Yüzünü avuçlarıma aldım. 

“Kim üzdü seni?” Uzun kumral saçlarını sıyırıp kulağının arkasına attım. Sağ yanağı ezik bir kırmızılığa bürünmüştü. 

“Ne demek oluyor bu Melike!?” Ağlamaya devam ediyordu. 

“Geçen akşam amcaoğlunun bir arkadaşı görüp ağabeyime söylemiş. Ağabeyim de evde kıyameti koparınca amcam da öğrenip…” Hıçkırıklarla sarsılıyordu. Omuzlarından kavradım. 

“Sana vuranı kasaba meydanına gömmez miyim ben!..” Kendini geri attı:

“İsyanım, kahrım buna mı sanıyorsun!?” Korkuyla gözlerim büyüdü:

“Ya neye!?” Elleriyle yüzünü kapattı. 

“Akşam amcamın ortağı gelecek. Beni onun oğluna vereceklermiş!” Ellerimden kurtuldu. Bir şey demem için gözlerime bakıyordu ama benden ses çıkmayınca saçlarını yüzüne indirip kaçarcasına gitti. 

Öyle bir gitti ki; çınarın dalları sallandı, kitaplar raflarda sarardı, babam evden çıkmaz oldu, ağabeyim cezaevinden çıktı, Efe’yi şehre yatılıya gönderdiler, Elif Tuhafiyeci Esma’nın yanında çalışmaya başladı, Ömer ağabey yatağa düşüp otobüsü bana devretti…

Melike’nin bir kızı oldu.

Sabah ezanı okundu. 

Cihan okuyor.

Ah Cihan…