Şu Son Zamanlarımız
Sözlerime çok severek okuduğum Fatih Duman’ın bir kitabının girişindeki cümleyle başlamak istiyorum: “Zaman insana çok şey veriyordu. Lakin insanları alıyordu ondan.”
Bu cümle üzerine uzun uzun düşündüm. Akşam vakitleriydi. Güneş tam batmak üzereydi. Günbatımı izlerken düşüncelere dalıp hayat telaşesini birkaç dakikalığına kenara bırakmayı sevenler beni anlar diye düşünüyorum.
Pek çok kanaate vardım. Bu cümle beni birden fazla konuya sürükledi. Lakin en son vardığım sonuç şu. Yaklaşık 2-3 yıldır en büyük savaşçımın kendim olduğuna inandırıldım. Hâlâ bu görüşü doğru buluyorum fakat bu doğrunun yerini dolduracak başka bir doğrum oldu. ‘Zaman’ dediğimiz bu geniş, değerli ama bir o kadar da acı olduğunu düşündüğüm kavram. Ve bu cümleyi düşündükten sonra kendime dedim ki; hayatı ne kadar da eksik yaşıyormuşum. Ne kadar çok toplumun eleştirilerine, insanların kendilerince doğru bulduklarına ne de çok kulak vermişsin dedim. An dediğin kavramdan ne kadar da uzaklaşmışım, uzaklaşmışız dedim. Sonra birden yaşadıklarımız geldi. 5 ay önce yaşadığımız o en acı dakikalar, günler. 6 Şubat depremi. O acı dinmedi lakin zaman o acımızı sardı. Yani aslında bu zaman kavramının sadece kötü ve korkudan ibaret olmadığına kanaat getirdim birkaç dakika içinde. Ve tekrar geriye dönüp baktığımda şunu söylemek istiyorum;
Lütfen ertelemeyin. Yarın, bir sonraki haftaya, bir yıl sonra, 5 yıl sonra, iyileşince, bir şeyler elime geçince gibi koşullarla ertelemeyin mutluluğu. Kendinizi geliştirmek yeni bir şeylere başlamak mı istiyorsunuz? Belki düşe kalka, belki çok sancılı, bol gözyaşlı ama bir o kadar da huzur alacağınızı biliyorsanız, ve en önemlisi kendinize inanıyorsanız o şeyi yapın. Çünkü zaman senden benden bile hızlı, bize yeterince cömert davranıyor, ama onu kullanmazsan da senden pek çok geri getiremeyeceğin şeyi alıyor.
