9 Ekim 2022

Turna & Yuva

Yazar: Eylül Ayşe KAR

“Peki yanlış zamanda birbiriyle çarpışan kalplere ne olacak?”

Hikayemizin ilk ne zaman başladığını hatırlıyorum. Günlerden bir temmuz akşamıydı ve ömrümde yaşadığım en güzel yaz akşamlarından bir tanesiydi. O zamanlar büyük bir yasın içindeydim, önümü görmeyecek kadar karanlıktı dünyam. Ama sonra bir ateş böceği belirdi o karanlıkta ve minik minik ateş böcekleri dolmaya başladı, her ateş böceği beni biraz daha hayran bıraktı kendisine. Zamanla oldu her şey, zamanla yeşerdi koskocaman bir orman.

Gökyüzünde bir uçurtma gibi özgürce sağa sola koşardım ama ateş böcekleri gecemi aydınlatana kadar uçurtmamın iplerinin çoktan koptuğunu ve kaybolmuş olduğumu anlayamamıştım. Aydınlandıkça dünyam, içime döndüm; uzunca bir süre de kozamdan çıkmadım. Anlamaya ve algılamaya çalıştım olanları, bendeki süregelen değişimin sebebini. Bunun asıl sebebini bulmam yıllarıma mal oldu.

Bazen insanın gözüne o ateş böceği karnavalında bile simsiyah perdeler inebiliyor. Kozasında düşlediği o büyülü duygular sanki çok uzağındaymış zannediyor. Oysa çıksa kozasından, izin verse ateş böceklerinin ruhunu ele geçirmesine, kaldırsa kafasını, çarpacak kalbi yıldızların en parlağına ama inatla saklamış kendisini uzunca yıllar kozasında. Oysa bir şans verse kelebek gibi etrafında pervane olana belki kendisi dönüşecek bir pervaneye.

Ama insan böyledir işte… O akışa kendini kaptırmak ve tüm duyguları yeniden öğrenmek istese bile hep frenleyerek durdurur kendini. Korkar belki de akıntıdan. Akıntının getireceklerinden değil de en çok da ondan götüreceklerinden korkar. Ama unuttuğu bir şey vardır, gönlü an be an akarken ona, duygularını durdurmaya çalışmak, freni boşalmış bir kamyonun önünde durmak gibidir. Bazen tüm frenleri boşa alıp, her duyguyu geldiği gibi kabul ederek yaşamak lazımdır. Çünkü insan, sadece kaybedince anlıyor etrafındaki ateş böceğinin onu pervaneye çevirdiğini.

Sevmek. Tüm hücrelerinle birisini sevmek… Sahi kaç mangal yürekli bunu başarabiliyor, kaç insan ömrünün sonuna kadar sevdiği hiç susmasın, hep anlatsın istiyor? Ben istiyorum galiba, bir ömür anlatsın bir ömür dinleyeyim ya da bir ömür anlatayım bir ömür dinlesin… Bir ömür, birbirimizi daha iyi birer insan yapmak için uğraşalım, tüm yaralarımızı kendimiz pansuman edebilecek kadar güçlü, bir gülüşle tüm kötülükleri dağıtabilecek kadar çok sevelim istiyorum.

Ama usul usul… Kırmadan, dökmeden ve dağıtmadan. “Saçmalasan bile anlaşılacağını bilerek, arka plana atılmayacağını, kırıldığın ya da kızdığın her şeyin ciddiye alınacağını bilerek sevmek. Çok sevmek seni köşelere çarptırmaz demiyorum ama seven insan o köşeye çoktan elini koymuştur.”

Deli dolu aşık olmadım belki, ilk görüşte çarpışıp kitaplarımı yere saçmadım, kahveyi kar beyazı gömleğine dökmedim, yıldırım aşkı olmadı ama ben ne zaman düşecek gibi olsam bir dal oldu tutunduğum, ne zaman yere hızla çarpacak olsam canım daha az acısın diye yastık oldu, yüzlerce saat dinledi, ağlarken yaşımı sildi, omzumda ve kalbimde görünmeyen güç oldu… Ne zaman, kaybettim diye bir kaldırama oturup ağlamaya başlasam usulca yanıma oturdu ve fısıldadı kulağıma “Hayır, daha oyun bitmedi.”. Bazı anlar ben bile beynimdeki devrelerin karışıklığından süreci ve sonucu bulamazken o, eliyle zihnime girdi ve tüm devreleri tek tek düzeltti sanki. Bazen beni benden iyi nasıl tanıdığına şaşkınlıkla şahit oldum. Bağıra çağıra “Seni seviyorum!” demedi belki ama öyle sevdi ki… Ancak ben onu görmeyecek kadar kör oldum.

Tamam kabul ediyorum binlerce soru işareti uyandırdın kafamda, tamam kabul onca çabanı görmedim, tamam kabul seni çok kırdım, tamam kabul kendimle çok büyük kavgalara girdim… “Sevmeyeceğim, sevemem, sevmemeliyim!” diyerek kendimi yediğim günlerin sonunda kendimle savaşmayı bıraktım ve kalbime yenildim kabul ediyorum, bazen kazanmak için yenilmek ilk şarttır. Sevdim, eskiden içi bomboş gelen bir kelimeyi bir İran kilimi gibi ince motiflerle dokudum. Sonra bir gün körlük perdesi aralandı, gerçekler gün yüzüne çıktı, ne zaman başıma bir şey gelse ilk sana koşup anlatmak istedim. Tüm pusulalar aynı yönü gösterdi ve ben ruhuma en iyi gelen şeyin sen olduğunu buldum.

Ağız dolusu gülebildiğim, yanında ömür boyu beş yaşında bir çocuk kalabileceğim, çilekli milkshake içmeyi bir ömür boyunca bırakmak zorunda olmayacağım bir insan tarafından sevildim.

Sahi, neydi aşk? Acı çekmek mi, anlaşılamamak mı, heyecandan uyuyamamak mı, nefesin kesilircesine kalbinin atması, midende birden 46585288 kelebeğin kanat çırpması ve kimyanın geçişi süreliğine değişmesi miydi aşk? Sahi, var mıydı aşk? Ben sonsuz sevginin ölümsüz aşk getirebileceğine inanan bir eski kafalıyım, anlık hevesler uğruna değil de usul usul olanın daha kutsal olduğunu düşünen bir eski kafalı…

“Selvi Boylum Al Yazmalım”ı izlediniz mi?  Ben çok severim. Yıllarca finalde Asya’nın İlyas’ı seçmesini istedim durdum. Hatta her seferinde Cemşit’e gidişi beni öfkelendirirdi. Sonra büyüdüm, bir insanla yeniden tanıştım ve anladım Cemşit’i neden seçmiş Asya. Çünkü biliyordum, artık sevginin ne olduğunu ve aşktan ne kadar üstün olduğunu görüyordum.

Sevmek, kıraç bir toprakta çam ormanı büyütmeye çalışmak gibi, merhametsiz bir babaya gülmeyi öğretmek gibi, bozkırda uçurtma uçurmak gibi, bir grup vakti denize girmek gibi… Sevmek insanın içine bayram sabahları coşkusu getiriyor, sevmek yanında sonsuz bir muhabbet etme isteği getiriyor, sevmek tüm yükleri alıp ikiye bölmek istiyor, sevmek içinde büyüsüyle doğuyor kalplere her şeyi güzelleştiriyor ve her şeyi yapabilecek gücü bir iksir gibi veriyor insanlığın kanına.

Velhasılıkelam canım sevgili, insan sevmeyi ya da aşkı kontrol edemezmiş. Ben kontrol edebileceğini sanmış bir insandım ama başaramadım. Geçen zaman içinde sana akan kalbimi ne kadar bentler kurup durdurmaya çalışsam da sığındığım her bent yıkıldı ve ben yine altında kaldım, sonra inançla yeni bentler inşa ettim, durdururum sandım ama yine durduramadım. Oysaki ben durdurabileceğimden çok emindim ama o iş öyle olmadı, zihnimdeki hesabım kalbime uymadı. Başaramadım ve bu benim şu hayattaki en güzel başarısızlığım oldu.

Ben ne zaman geleceğe umutla baksam oradan gülümsüyorsun bana, ne zaman düşecek olsam elin az ötemde duruyor… Bir gün evde dolanırken odaların birinden çıkıp gelecek olacağının mutluluğu daha çok bağlıyor beni sana ama inan hayatımdaki boşluğu kusursuz dolduran ek parça sensin…

Teşekkür ederim yuvam, ipi kopan uçurtmamı gökten indirip yerde yosun tutmuş bir taşa çevirdiğin için.