“Vahid, Vahid, Vahid; Suri-Türki Vahid!”
“Haydi kızım, Özgür Suriye için…”
Çok kereler ha düştü ha düşecek olan gözyaşlarımı annem görecek telaşıyla onu yolculadım Suriye’ye.
Çok kereler dizlerinden aşağısı çamur olmuş pardüsesi ve üşümüş yanaklarını karşıladım.
Çocuktum, küçüktü yaşım. Annemse savaşta evlerini, ailelerini, oyuncaklarını ve gülüşlerini kaybeden çocukların kahramanıydı benim için. Onları mutlu etmeye gidiyordu. Tek isteğim bir an önce büyüyüp onunla beraber çocukların yanına gidebilmekti.
Az önce uzun zaman sonra tekrar yolcu ettim annemle babamı Suriye’ye.
Ama ilk defa Özgür Suriye’ye…
Dört beş yaşlarında bir çocuktum işte.
Esed’in kim olduğunu bilmiyordum; ama kötü bir adamdı ve çocukları, insanları öldürüyordu.
Suriye tam olarak neresiydi? Kim yaşardı orada, bilmiyordum. Ama Müslümanlara zulmediyordu o kötü adam.
İnsanları öldürmek için kullandıkları çeşit çeşit bombalar sayıyorlardı ve ben olanları tahayyül bile edemiyordum. Sadece kulağımda bir ses ve gözümün önünde gri bir toz bulutu… Hayatım boyunca bu sahneyle yaşayacağımı bilmiyordum. Her gün daha fenalarını göreceğimi de…
Okuma yazmam henüz yoktu ama annemle birlikte gittiğim her konferansta bir daha izlediğim belgesellerde anlatılanları harfi harfine ezber etmiştim. Arapça’ya olan kulak aşinalığım (!) nereden geliyor sanıyorsunuz? Fasih eğitim alıp lehçe kelimeleri kucaklamam niye sizce?
O zamanlar tekbir üç kez getirilirdi eylemlerde. Ben, insanların dizine ancak gelen boyumla haykırıyordum dilime gelen sloganları.
Erzurum’daki köyümüze giderken bile yol boyu özgürlük marşları dinleriz hep Suriye için, Filistin için… Ninnileri ezgiler olan çocuklarız biz.
Ve sonra bitmeyen bir beklemek düşüyordu payıma. Annemi beklerken bir yandan da kapıdan onunla çıkıp Suriye’ye gideceğim günleri beklemek… Üç yıldızlı bayrağın altında Suriye sokaklarını adımlayacağımız günleri beklemek… Gerçek yasemin çiçekleriyle tanışacağım günleri beklemek…
Suriye, bana insan şeklindeki canavarları da gösterdi. Etrafımdakilerin bilip bilmeden Suriye hakkında, Suriyeliler hakkında atıp tutmasına dayanamamayı…
Hani şu: “Suriyelilerin hepsine vatandaşlık veriyorlar, gitmeyecek mi bunlar? Suriyeliler de savaşsalardı, ülkelerini bırakıp kaçmasalardı. Onlar da topraklarını bırakmasaydı. Suriyeliler hep sapık. Suriyeliler bizim hakkımızı yiyor. Artık gitsin bu Suriyeliler misafirliğin bu kadarı yeter…” gibi zırvalarla carcar konuşanlar. Hepimiz denk gelmişizdir öyle veya böyle bu tiplere. Özellikle liseye geçtiğimden beri (İmam Hatip Lisesi’nde okumama rağmen, maalesef ki) daha çok karşılaşıyorum bu havsalası yere batasıcalarla. Gel zaman git zaman onlara tahammül etme ve mücadele etmenin sırlarını keşfetmeye başladım.
İlk zamanlarda bu durumlarda “Hasbinallah” çekip susuyordum. Aynı kişi/ler aynı söylemleri tekrarladıklarında lisan-ı münasip ile mevzuya bilgim ekseninde eklemlenmeye çalışıyordum. Daha da susmazlarsa ben de susmayıp daha net konuşmaya başlıyordum.
Kavgacı bir insan değilim. Hatta sanırım haddinden fazla gülüyorum ki okuldaki dokuzuncu sınıflar benim için “Diş telleri olan abla” diyorlarmış, çok komik. Fitne fücura sebebiyet vermekten Allah’a sığınırım. Fakat bu konuda tüm hayatım boyunca tek bir pişmanlığım vardır; geçtiğimiz Ramazan ayının ikinci günü bir coğrafya dersinde başımıza gelen melun bir hadisedir.
Sınıfımdaki bazı kardeşler sosyal medyanın, popüler kültürün ve biraz da yetiştirilme tarzının etkilerinden dolayı halihazırda itidalli olmayan fikri tutumlar sergiliyorlardı. Bu meşhur “Suriyeliler” konusunda da elbette ki birçok fikirleri vardı ve hepsi tartışmasız doğruydu (!).
Tüm sene boyunca, her hafta en az bir kere bu konuda münakaşa yaşardık ve her seferinde ağzımızı açtığımıza açacağımıza pişman olurduk, bizi asla konuşturmazlardı. Ve maalesef ki dersin hocası, ders esnasında böyle tartışmaların vuku bulmasına ses çıkarmıyor, üstelik yukarıda anlattığım arkadaşların tarafını tutuyordu. Yine böyle bir münakaşanın sonunu getiren cümle ise karşı tarafın “Anlayacağınız sınıfın yarısı mültecileri seviyor yarısı sevmiyor” oldu. Bizim olay da bundan birkaç gün sonra koptu zaten.
Mübarek Ramazan’ın ikinci günü, en yakın arkadaşımla Ayasofya’ya iftara gidecektik ve tabiri caizse uçuyordum mutluluktan. Allah rızası için, dinleyeceğimiz iki ders kalmıştı. Sonra çıkıp gidecektik okuldan. Ders coğrafya. Irmakları işliyoruz. Irmak ya, bildiğin ırmak. Hatta Fırat olan. Hani bir kısmı bizde bir kısmı Suriye’de ya… Allahuekber! Taarruz başlıyor:
“Suriye sınırında bir duvar falan dahi olmadığı için her şey geçiyor tabi.” Onlar böyle konuşup kendilerince eğlenedursunlar, biz sabır çekmeye başlamıştık. Ama tarizler devam edince ve hoca da engel olmayınca arkadaşım gayet sakin konuşmaya başladı. Ötekiler susmayınca sabır çekmek de işe yaramadı bende, meseleye giriş yaptım. Yapmaz olsaydım. Ahhh, ah!
“Nereden biliyorsunuz kardeşim siz sınırı? Gördünüz mü sınırda ne var? Sınırın ötesinde ne olduğundan haberiniz var mı? Neyi biliyorsunuz da konuşuyorsunuz sürekli?!” Allah beni affetsin, Allah beni affetsin. Karşı taraf da atağa geçince aylarca, yıllarca içimde kalanların etkisiyle kendimi ayakta buldum.
“Siz nerden biliyorsunuz orada insanların ne yaşadığını?! Muhacirlerin burada ne zorluklar çektiğini ne biliyorsunuz? Kamplardaki insanları nereden biliyorsunuz siz? Bilmiyorsunuz kardeşim! Bilmiyorsunuz, hiçbirini bilmiyorsunuz. Ben biliyorum. Biz biliyoruz. Bilmediğiniz için böyle konuşabiliyorsunuz!”
Bana “Sen bana ‘bilmiyorsun’ diyemezsin!” minvalinde bir cevap gelince bocaladım. Derim ya! Derim kardeşim! Sen fildişi kulende kendi halkına bile uzak yaşarken ümmetin mazlumunu nereden bileceksin ya! Madem bilmiyorsun neden bu kadar çok çıkıyor sesin?!
Olanları ağzı açık izleyen hocadan, sınıftan çıkmak için izin isteyip kendimi bahçeye attım. Titriyordum sinirden. Tartıştığım kişiye değil, kendimeydi sinirim. “Bağırmak yoktu Hatice! Hani koruyacaktın sen sakinliğini? Bağırmayacaktın, yanlış yaptın. Öfkene sahip çıkacaktın Hatice! Ne diye kızıyorsun ki!” Bahçenin bir köşesine atıp kendimi zil çalana kadar bir yandan sinirle söyleniyor bir yandan ağlıyordum. Hem bu zamana kadar baskılanarak istediğimiz gibi konuşamamanın hem de sonunda bizi dinleyecek pozisyona geldiklerinde böyle bir şey yaşamak sinirime çok dokunmuştu. Ramazan’ın ikinci günü bir de olacak iş değil hani!
Onlar bizim Suriyelilerin burada oluşundan çok mutlu olduğumuzu sanıyorlardı. Bilakis, kim bir insanın ülkesinden, evinden çıkıp başka bir yere sığınmış olmasından memnuniyet duyar ki?! Ama bu demek değildir ki onları ölüme terk edelim, değil mi! Biz de onların Suriye’ye dönmesini istiyorduk. Fakat onların bilmedikleri şey, Suriyeliler döndüklerinde onları karşılayacaklardı. Dönecekleri bir ülkeleri yoktu, çünkü Esed köpeği vardı. Dönecekleri bir evleri yoktu çünkü ülke kocaman bir enkaza dönmüştü. Döndüklerinde hayatta kalabilecekleri meçhuldü çünkü Esed, Rusya, ABD, İsrail, İran bombardımana mütemadiyen devam etmekteydi. Döndüklerinde özgür olmayacaklardı çünkü Esed gördüğünü alıp Sednaya gibi hapishanelere hapsediyor ve şu günlerde herkesin bildiği türlü türlü işkenceyi, cürmü işliyordu.
Biz onların insani haklarından mahrum olmayacakları, özgür bir biçimde güvenle yaşayabilecekleri bir Suriye’ye dönmesini istiyorduk. Bu hususta girdiğim tartışmalardan pişman olduğum ilk ve sonuncusunda şunu düşünmüştüm: “Suriye özgür olunca anlayacaklar ne anlatmaya çalıştığımızı”
Biliyor musunuz, yanılmışım. 8 Aralık’ta hükümet düştü. 10 Aralık’ta okuludaki derste aynı kişi şu cümleyi kullandı: “Eee Esed gitti ama kimse dönmüyor ki bomboş yollar.”
Oturduğum yerde acı acı güldüm. Artık kendisini Allah’a havale etmekten başka bir çözüm yolum yoktu sanırım. Öyle de yaptım, Allah affetsin. Beni de onu da.
Artık Şam’a gidince ordan foto atarım, diyordum da fazla uçtum tabii. Tamam çok seneler geçti ama ben hâlâ resmi olarak reşit değilim.
O yüzden annemle babamı yolcu ettim, payıma belki son kez beklemek düşüyor…
Çok kereler gökkubbeye yükseldi şehadet parmaklarımız.
Çok kereler lanetledik Esed’i ve zalimleri.
Çok kereler ağladık gelecek günlerin hayalleriyle.
Çok kereler kısıldı seslerimiz özgürlük marşlarıyla.
Çok kereler sardık yaralarımızı yeniden.
Fakat ilk defa özgürlüğe dökülüyor gözyaşlarım.
İlk defa şükür namazı kıldı Ali.
İlk defa şehid için değil bayram için dağıttık tatlıları.
İlk defa gerçekten söyledik zafer sloganlarını.
İlk defa mutluluk gözyaşlarıyla uğurluyorum annemi.
İlk defa biliyorum, acı değil sevinç tadacak gözleri.
İlk defa çiçekler getirecek pardüsesinin etekleri.
Annem, ilk defa Özgür Suriye’den gelecek…
21/12/24′

Kendi içinde mısraların ve kelimelerin talebesi. Dışarıda Görsel İletişim Tasarımı öğrencisi. İkisini kavuşturup Türk televizyonları için dizi senaryoları yazmak istiyor.

Sen ne güzel bir evlatsın böyle..Rabbim senin gibi yavruların,senin gibi düşünme gücü ve düşünce narinligi olan evlatlarin sayısını çoğaltsin.O kadar güzel bir duruş sergiledinki dilerim senin yaşındaki bütün gençlerimizde bu şuurda ve inançta olsunlar. Seni yetiştiren anne ve babana içtenlikle teşekkür ediyorum.
Kalemine,eline,diline sağlık güzel kızım.Ne güzel dile getirmişsin duygularını…Allah senden,seni yetiştiren anne ve babandan razı olsun,sayılarınızı çoğaltsın.Bizim evlatlarımıza da senin gibi olmayı nasip etsin🌸