İpotekli Kimlik
Bu garip özelliğini keşfettiğinde yirmili yaşlarının başındaydı. Tabii bu bir özellik mi tartışılır. Her girdiği ortamda; okulda, işte, parkta, toplu taşımada birileri tarafından durduruluyor ve başka insanlarla karıştırılıyordu. Üstelik alelade kişiler de değildi bunlar. Bazen bir adamın boşandığı eşi, bazen bir genç kızın çok sevdiği ilkokul öğretmeni, bazen bir teyzenin doktoru. Hepsi, o kişilerin hayatında önemli insanlardı.
Yıllar içinde yüzlerce kişiye benzetildi. Artık hayatının rutini haline gelen bu durumu aslında pek de önemsemiyordu. Fakat bir gün yaşlı bir kadının onu kaybolan kızına benzetmesiyle sıradan saydığı mevzu sarsıcı bir hâl aldı. Kadının gözlerine yuva yapmış özlem onu derinden etkilemişti. O andan geriye baktığında ise benzetildiği bütün o kişilerin özlenen insanlar olduğunu fark etti. Ve sonra sorgulamalar başladı. ‘Neden? Nasıl?’ soruları dört nala koşan atların ayak sesleri gibi ritmik bir şekilde ve sürekli yankılanıyordu içinde. Her şeyin olduğu gibi bunun da bir sebebi olmalıydı. Acaba hiçbir şey olamadığı bu hayat, ona istediği kişi olma fırsatı mı sunuyordu? Bu yeni soru, içinde patlak verdiği günden beri otobüste başını cama yaslayıp uzaklara dalmışken, televizyon karşısında boş gözlerle ekrana bakarken ya da market alışverişinde raflar arasında dolaşırken; yatıya gelen bir misafir gibi ağırladı onu.
Bir gün aniden kararını verdi. Üzerine biraz düşünürse kararının delice olduğuna kanaat getirecekti. Bu yüzden hiç düşünmedi. Vazgeçmekten korktu. Fikrinin saçmalığı, şahaneliğine zerre kadar zarar vermiyordu çünkü. Birbirine karışmayan iki ayrı madde gibiydiler. Yapacağı şey ise son derece basitti. Uygun bir aday bulduğunda karşısındaki insana kimliğini satmayı teklif edecekti. Evet, yapacaktı bunu.
Hayattan istediği neydi bilmiyordu. Tek bildiği şu an olduğu kişi olmak istemediğiydi. Madem hâl böyleydi o da en azından başkasının istediği biri olurdu. İnsan çamurdan değil miydi? Bir kil gibi şekillenebilirdi pekâlâ.
Nihayet beklediği fırsat geldi. Sahilde yürüyüş yaptığı bir pazar sabahıydı. Karşıdan kendisiyle aynı yaşlarda olduğunu düşündüğü bir kadın geliyordu. Kadın onu görünce yüzüne bir gülümseme yerleşti. “Özge? Sen misin inanmıyorum!” dedi büyük bir mutlulukla. “Ben… Hayır değilim.” yanıtını alınca inanamadı önce sonra daha dikkatli bakmaya başladı. “Ah pardon. Eski ev arkadaşıma o kadar benziyorsunuz ki.” dedi hayal kırıklığına uğramış bir ses tonuyla. Beklediği tepkiyi duymuştu. Bu cümleyle kime benzetildiğini öğrenmiş oldu. ‘Eski ev arkadaşı’ harika bir seçenekti. İçinde köpüren coşkuyu saklamaya çalışmadı. “Eğer isterseniz sizin için Özge olabilirim.” diye dudaklarından taştı fantezisi. Kadın şaşkın ve sorgulayan bakışlarla “Anlayamadım.” dedi. “Evet biliyorum kulağa tuhaf geliyor hatta hadsiz. Ama dilerseniz bir kahve içelim, size kendimi daha net ifade edeyim. En fazla garip biriyle sohbet etmiş olursunuz. Hem çoğu zaman en tuhaf anılar yıllar sonra bizi en güldüren anılara evrilir öyle değil mi?” dedi. Kadın önce tereddütle süzdü karşısındakini fakat simasının çok özlediği birine bu denli benzemesi ona güven verdi ve “En fazla garip biriyle sohbet etmiş olurum.” diye onayladı onu.
Kahveler geldiğinde söze çoktan girilmişti. “Bakın dediğim gibi bunu bir iş olarak düşünün. Bahsettiklerinizden anladığım kadarıyla yalnızsınız ve eski bir dostunuzu özlüyorsunuz. İşte ben de kimliğimi satıyorum. Sizin için o kişi olabilirim. Bunu neden yapmak istediğimi merak edeceksiniz belki. Bakın ben hayatta yolunu bulamamış biriyim. Herkese benziyorum ama aslında hiç kimse değilim. Bu iş benim için manevi bir tatmin. Ben, sizin tamamen irtibatı kopardığınız o arkadaşınız olurum, siz de bana biri olma şansı vermiş olursunuz”. Düşünceli gözlerini kahvesinden ayırarak ona baktı kadın “Bilmiyorum. Olur mu ki?”
Sancılı birkaç saatin ardından kadını ikna etmeyi başardı. Kadın onun için bir liste hazırladı. Özge olması için gereken her şey tek tek maddelemişti. Kırk sekiz maddeyle bir başkasıydı artık.
İlk haftalar biraz zorlansa da her şey çok güzeldi. Ev arkadaşıyla erkenden güne başlıyor, birlikte kahvaltı yapıyor, geceleri balkonda kahve içip dertleşiyor, ara sıra ise dışarı çıkıyorlardı. Fakat sonra teklemeler başladı. İlki bir film izlemeye karar verdiklerinde gerçekleşti. Korku filmlerinin fragmanlarını bile izlese kabuslar görürdü. Hatta komedi filmlerinin arkasına korkutucu bir müzik konsa bile yeterliydi onu ürkütmeye. Ne var ki ‘Özge’ korku filmlerinin hastasıydı. Haftalarca kabuslar göreceği film gecesinden kaçışı yoktu. Tabii bununla bitmedi dertleri. Devamı çorap söküğü gibi geldi.
Bir akşam ev arkadaşı odasının kapısını tıklattı “Hadi yemeğe gel. Sana bayıldığın bir şey yaptım.” dedi. Neye bayılıyordu acaba? Merakla salona indi. Gördüğü sofra karşısında önce ne söyleyeceğini bilemedi. “Karides” diyebildi şaşkınlıkla. Kaç kişi evinde karides yapardı ki? “Bunu söyleme gereği duymamıştım ama kabuklu deniz ürünlerine alerjim var” dedi sıkıntıyla “Hazımsızlık yapıyor ve boğazım şişiyor.” Ev arkadaşı hiç beklemediği bir tepki verdi “Hayır Özge. Yanlışın var. Sen karidesi çok seversin. Seninle karides geceleri yapardık hatırlasana.” Karides gecesi mi? Lahmacunun suyu mu çıktı? Pizza? Bu cevap karşısında ruhu mengene ile sıkıştırılmış gibi baskı hissetti. Kadın onun kimliğini satın almıştı ve isterse yağını bile çıkarırdı. O gece sabaha kadar hazımsızlık çekti. Ertesi gün de ağrılı bir boğaz ve kısık bir sesle gezdi.
Hiç sevmediği şeyleri yapıyor, rahat hissetmediği kıyafetler giyiyor, hoşlanmadığı erkekler tam ona göreymiş gibi flört ediyordu. Bütün bunlardan midesi bulanıyordu ama vazgeçmiyordu. Bir yandan içindeki heves bir yumak gibi yuvarlanıp çözülürken bir yandan da Özge olabilmek hayatının en büyük gayesi olmuştu. Bu paradoks hayatının merkezine oturmuştu. Aradan sekiz ay geçtikten sonra ev arkadaşına karşı duyguları netleşmişti. Ondan nefret ediyor ama onun tarafından sevilmek için her dediğini kabulleniyordu.
Bir gün tam yemeğe oturdukları sırada kapı çaldı. Neyse ki Özge’nin en güzel fonksiyonu hiç çöp atmaması ve kapı çalınca kılını bile kıpırdatmamasıydı. Yemek masasındayken, kapıyı açan ev arkadaşının nidalarını işitti “İnanmıyorum. İnanamıyorum!” Merakla yerinden fırladı ne olduğunu anlamak için salon kapısından antreye kafasını uzattı. ”Kim gelmiş?” sorusuna ev arkadaşı sırtı dönük bir şekilde cevap verdi “Özge. Gerçek Özge.”
Kadın, gerçek ve sahte Özge’yi tanıştırma gereği bile duymadan misafirini sofraya buyur etti. Bir saat boyunca aralıksız konuştular. Sahte Özge yemek masasının bir ucunda çıtı bile çıkmadan oturdu. Sonunda “Suyu uzatır mısınız?” dedi. Fakat onu kaale alan olmadı. Sesini biraz yükselterek tekrar etti “Suyu uzatabilir misiniz acaba?” Kafalarını bile çevirmiyorlardı. Zaten bir saattir gerildiğinden öfkesi ok gibi fırladı dudaklarından “SU İSTİYORUM DEDİM!”
Hayır, irkilmemişlerdi bile. Sanki orada yoktu. Birden ayağa fırladı. Durumu anladı. Panikle bağırdı önce fakat sonra pes etti ve yerine oturdu. Bir akşam yemeğinde sessizce silinip gitti.
Kocaeli Üniversitesi-Radyo Sinema Televizyon
