İlkel Ahlâk ve Karakteristik Şifreler
Niçin öldürürüz birbirimizi? Vahşi doğanın sınırlarını aşıp ahlâk çerçevesinde sayısız çeşitte popülasyonlar hâline gelen dünyamızdaki en gelişmiş canlılar olarak, biz insanların elinde yılların yarası vahşilik arzusunu nasıl söküp alırız?
Çevresinde gelişen olayların ateşlendirdiği kişilikler, karakterler ve öz diyalektikler nasıl arzulara boğulup bir başka hayata zulmetme raddesine gelebilir? Sebepsiz sayısız cinayet, şiddet ve savaşlar neden her dönemde insanlık tarihinde önemli faktörler olmuştur? Bu bir benlik meselesi ya da toplumsal mesele değildir. Binlerce yıllık gelişen türümüzün vahşi doğadan kaçarak bir av rolünü terk edip, etken avcıya oynamasıyla birlikte içimizde büyüyen güç ve mutlak hakimiyet arzusunun her bireye aşılanmaya başlamasıyla, türümüzün kaçınılmaz içgüdüsel hislerinden biri olarak varlığını hep sürdürdü.
Avcılık arzusundan kaynaklanan tarihimizin her döneminde önemli değişimlere neden olan savaşlar, katliamlar ve soykırımlar yaşandı. Şayet mutlakiyetini kavrayamadığımız boyuttaki evrende bir nokta dahi etmeyen gezegeni, birbirimize dar gördürten bu vahşi arzularımız bizim aslında ne kadar ilkel varlıklar olduğumuzu göstermez mi? Herhangi bir cinayette zanlı şahsın ya da grubun ruh hâli basit bir avcılık mı peki? Tabii ki de değil. Asıl sorun içimizdeki savaşma arzusu. Asıl sorun bu arzularımıza karşı zafiyetimizi engelleyemeyip kendimizi onun himayesine saptamaktır. Bunu etken rolleri nelerdir peki? Aileler, gelişen çevre, ahlak ilkeleri, kurallar, demografik yapı, şahsın büyüdüğü çevredeki tüm etkenler buna sebep olabilir. Belirli mi? Yoksa tamamen varsayım mı? Kesinliği önemli değil. İnsan ve insanın doğası ne kadar vahşiyse, şahıs kimliği ve öz diyalektiğin oluşumu o kadar barizdir ki; sonda kişinin kendinde biten olaylardır. Diğerlerinin etkilerinin elbet sınırı vardır. Sonsuz ihtimalde, sonsuz ihtimalli genler arasından nasibini alan zihnimizin getirdiği içgüdüsel vâr olma arzusunun ve bu uğurda evrenin merkezine kendini koyarak adapte olmanın ve yavaş yavaş onu tanımaya başlamanın birbirinden farklı yüzbinlerce ihtimalli koşulları vardır.
Peki ya insan geninde taşınan bu içgüdüleri söküp atabilir miyiz?
İçgüdülerin ne demek olduğunu bilmek gerekir: canlıları, araya akıl, düşünce ve bilinç girmeksizin, kendilerine yararlı ya da gerekli birtakım eylemlere yönelten doğal duygu. Veya yaşamın devamlılığı için gerçekleştirilen bilinçsiz hisler ve eylemler olarak tanımlayabiliriz.
İçgüdülerimiz genlerle değil de ne ile taşınabilir başka? Bu durum da elimizde. Elde tutulur başka bir hipotez yok. Bilinçdışı eylemlerimiz varoluşsal birer şifredir. Canlılığın temelleri adaptasyonda çeşitlilik ve gelişen durumlara karşı değişimlerdir.
Temel adaptasyon becerisini yok etmeden genlerimizden içgüdülerimizi kaldırabilir miyiz? Muamma. Ya da henüz zayıf olan bilimimiz buna yetersiz.
İnsanın içinden geçen öldürme ve güç arzusunun inkârı söz konusu değildir. Fakat bu gücün mutlakiyeti karşı bir kuvvetle diretilebilir. Kişi her an kendiyle savaşır ve kazanan tarafın olmadığı ruhsal çıkmaz savaşta iki tarafı da eşit tutar. Fakat bazı zayıf ya da güçlü olarak niteleyebileceğimiz iradeler, idareye söz konusu savaşta galibiyet alır ve kendini yönlendiren, gelişmekte olan ahlakî arzulara baskın gelerek avcılık formuna döner. Gözlerindeki parlama ve basit değişimlere dahi yol açan ruhsal rejim değişiklikleri toplumları ya da gelişmekte olan toplum ahlâkını derinden etkileyebilir. Kelebek etkisi ile birbirine sıçrayan bu galibiyetler iradeleri esir alarak kendi istekleri doğrultusunda dirençli iradeler inşa edebilir. Mikrodan makroya toplumlarda ve insanlar arasında bu durumun netliği aşikârdır.
Zaman zaman tüm dünyaya hükmetmek isteyen ülkeler, milletler, kendi ırkını arşa çıkarmak isteyen kişiler, diğer ülkelerdeki değişimleri kendilerine geçiren gruplar basit birer örnektir.
Toplumsal olarak bu durumun engellenebilirliği söz konusu değildir çünkü sayısız ihtimalli hayatlarda sayısız ihtimalli diyalektikler yaratılabilir. Akıldan mustarip her şey gibi güçle zayıflığı idrak edememek de hem şahsa hem topluma büyük ölçüde zarar verir.
İlkel türümüzde gelişen ahlakî ideallerle, ufak bir toplumun yapıtaşı olan herhangi bir şahsın dahi verdiği en küçük zarar, türümüzün geleceğini etkileyen devasa bir faktör hâline gelebilir.
Fikrimdir ki, toplum içindeki ahlâksızlık olarak nitelendiğimiz eylemlerin topluma yansıtılmaması ve yeni nesiller için gelişen çevredeki yaşamı etkilememesi sağlanabilirse; gelişen yeni nesil için, zihinlerdeki insanlığın vahşi duygularının içeride kalması sağlanabilir, dengesiz ve vahşi iradeye kayıpların minimuma inmesi öngörülebilir.
