Bir Gencin Sevdası
Gönlü hasretle yanıp tutuşmuş bir gencin hikâyesini okuyacaksınız. Belki birçok gencin bir güzele aşkını çokça okumuş olabilirsiniz ama bu aşk hikâyesi bir başka. Bu hikâye özel, bir gencin Peygamberimiz sallallâhu ‘aleyhi vesellem hazretlerine duyduğu aşk.
Öncelikle anlatacağım hikâyenin ana karakterini ve hayatını kısaca tanıtmak istiyorum. Arda, çocukluğunu problemlerle geçirmiş bir genç. Özel durumlarından ötürü yaşıtlarıyla birlikte okuyamamış ve yaşıtları tarafından kabul görülmeyen, itilip kakılan biri olmuş. Çoğu zamanlar yaşıtları tarafından ara sokaklarda sebepsiz yere dövülmüş, ağır sözlere maruz kalmıştır. İlk olarak Arda’nın bir huyundan bahsetmek istiyorum. O, ne yaşanırsa yaşansın ve ne konuşulursa konuşulsun ne yazık ki kimselere anlatmayan bir genç. En kötü huyu buydu benim için. Evet, dışarıdan bu huyun güzel olduğunu düşünenleriniz olacaktır ama inanın bu durum özel çocuklar için geçerli değil. Neden böyle düşündüğümü merak edenleriniz olursa diye anlatıyorum.
Bir gün köyde elimde poşetle tam eve varmak üzereyken birkaç küçük çocuğun bağrışma seslerini işittim. İçim huzursuz olmuştu. Aniden seslerin geldiği yöne doğru ilerledim ve de bir baktım ki ne görsem canımı daha az yakardı bilmiyorum. Eski bir evin duvarına sıkıştırılmış, küçük küçük çocuklar tarafından hakaretler içerisinde tekmelenen Arda duruyordu karşımda. Ellerini yüzüne kapamış sessizce işkencenin bitmesini bekliyordu. Yanlış hatırlamıyorsam o zamanlar 12 yaşındaydı.
Onu o halde görünce elim ayağım titremiş, sesim çatlak ve yüksek bir sesle ağzımdan sadece “Bırakın onu çabuk, terk edin burayı!” çıkmıştı. Koşarak etrafımdaki çocukları Arda’nın etrafından savuşturarak bir hısımla kucaklamıştım onu. Ağlamamak için de epey zor tutuyordum kendimi. Neden yaptılar ki, niye bu kötülük dedim içimden. Hiç kimseye zararı olmayan bu güzel çocuğa neden zarar verirler, nasıl kıyabilirdiler ki? Canım çok yanmıştı, hemen elinden tutup eve götürmüş ve olan biteni annesine anlatmıştım. Annesi çok kızmış ve içten içe de çok üzülmüştü, gücüne gitmişti. Bir anneye yapılır mıydı böyle bir zulüm? Benim aklımın almadığı çok şey vardı ama en önde geleni, bu çocuğun zulüm görmesine aldırış etmeyen onca koca koca insanlardı. Ya ben rastgele denk gelmeseydim de görmeseydim ne olacaktı, yavrucağızın her gün gördüğü zulmü ne zaman öğrenecektik kim bilir.
Arda ile güzelce konuşmuştuk. Zor da olsa ağzından alabilmiştik onca yaşadığı kötü olayları. Ondan küçük olmaları ve gücünün yetebileceğine rağmen neden karşılık vermediğini kızarak sorduğumda aldığım yanıtla o gün o güzel çocuktan çok güzel bir ders öğrendim. Bana “Ben onlara karşılık verseydim haksızlık olurdu, benim gücümle onların gücü bir olur mu, benim vurmamla ya birine kötü bir şey olsa, ben nasıl hesap veririm?” dedi. Böyle güzel insanlar bu dünyaya fazlaydı. Bir de bu güzel çocuğa, beden özründen dolayı alaya alır, kendi tabirleriyle “engelli” derler. Çok yazık, bilmezler ki onların kalpleri engelli.
Annesinin anlatımıyla bir de şunları eklemek isterim.
Bir gün ağlayarak geldi dedi annesi, ne olduğunu sordum anlatmadı. Öylece ağladı, içten içten ağladı, konuşmayınca susup sakinleşmesini bekledim dedi. Sonra yeniden sordum “Neden bu kadar ağladın, sana bir şey mi yaptılar yoksa?” dedim. Yok dedi, ardından bana o kızarmış gözleriyle bakıp, “Anne ben engelli miyim, bana öyle seslendi komşu teyze?” diye sordu. “O zaman ciğerimi sökmüşler de elime vermişler ve nefessiz kalmış gibi hissettim sanki…” dedi annesi. Benim oğlumda hiçbir şey yok dedi kendinden emince. Öyleydi de köyün çocuklarını toplasalar bir Arda etmezdi.
Arda özgüvenli, üretken, özgün, merhametli, has çocuktu. Küçücük yaşta yaşlıların yardımına koşar. Birde Arda da bir aşçılık hevesi vardı, eline kepçeyi alır yemek yapacağım diyerek herkesi güldürürdü. Aradan birkaç yıl geçti. 17 yaşına gelen ve köy halkı tarafından da çok sevilen bir gençti. Arda aşağı Arda yukarıydı. Artık yaz aylarında, düğün ve mevlüt yemeklerinde aşçılık yapıyordu ustasıyla beraber. Cami hocasının da sağ koluydu. Cami temizliğinden tutun gasilhanesine kadar görevliydi, her işte olma çabasındaydı. Bu sebeple caminin, morgun, çay ocağının, hepsinin anahtarını teslim etmişti köy halkı. Zaten evi hemen caminin yanındaydı. Birçok gence örnek ve motivasyon olacak biriydi. Kim yapamazsın dediyse, o sadece inancına dayanarak ilerlemeye devam etti. Şimdilerde ise tek isteği umreye gitmekti. Çocukluğundan beri camilere gide gele hocasından öğrendiği peygamberini çok merak ediyordu. Sürekli internetten kâbeyi açıyor ve ağlıyordu. Bir gece bende şahit olmuştum. Gece su içmek için aşağıya indiğimde birinin hıçkırık seslerini duymuştum. Baktım ki karanlıkta, bir köşede elinde telefonla ağlayan bir Arda vardı. Telefonuna baktım kâbe resmi. O kadar duygulanmıştım ki o an… Kendime baktım, utandım. Onun gibi sevgi dolu değildi kalbim, gözlerim hasretten dolayı yaşlanmıyordu.
Arda durmuyordu, o kadar çok istiyordu ki kâbeye gitmeyi ama çok da para gerekiyordu. Para hesaplamasını da bilmiyordu. Ne zaman para biriktirse hemen anneciğine koşar ne kadar birikmiş, ne kadar kalmış sorardı.
Şimdi bir fırıncıda çalışıp emeği ile biriktiriyordu parasını. Artık hayallerine kavuşmasına az kalmıştı…
Bu yazıyı kaleme almama da, 2 Kasım’da beni arayarak, “Umreye gitmeme az kaldı, babaannemi de yanıma alıp gideceğim.” demesiyle vesile oldu.
Hiç pes etmemişti, pes etmek nedir bilmeyen bir gençti Arda.
Yakın dönemde yaşadığım bazı sıkıntılardan dolayı pes etme raddesine gelmiş, motivasyonu ve özgüveni yerle bir olan bana, koca bir yardım eli oldu.
İnşallah bir yerlerde bu yazıyı okuyan birinin hayatında da bir motivasyon, bir yardım eli olur ümidiyle gerçek hayattan bir alıntıyı sizlerle paylaşmak istedim.
