27 Ocak 2023

Çocuk, Köstebek, Tilki ve At

Yazar: Sevim GİRGİÇ

The Boy, The Mole, The Fox and The Horse

Minik kar tanelerinin gökyüzünden yeryüzüne doğru süzülüşü, o göz kamaştıran bembeyaz örtüyle kaplı sessizliğin sesi…

– Merhaba
+ Merhaba

Bir çocuk, bir köstebek, bir tilki ve bir atın yolculuğu işte böyle başlıyor. Her birinin hikâyesi, davranış ve sevgi dili, kendine has özellikleri var. Aslında Charlie Mackesy’nin “Çocuk, Köstebek, Tilki ve At” kitabından uyarlama bir animasyon filmi. 2022 yılında yönetmenliğini Peter Baynton, senaristliğini Jon Croker ve Charlie Mackeys’in yaptığı insanı dinlendiren, masumiyet, dostluk konularını işleyen ve düşündüren bir animasyonla karşı karşıyayız. Peki neden bir animasyonu kaleme alma ihtiyacı hissettim? Bu sorunun cevabı için biraz filmin içeriğinden bahsedeceğim. Öncelikle bol bol spoiler vereceğim. Ama ona rağmen izlemek isteyeceğinizi düşünüyorum.
Yolculuğumuzun başlarında her şeyi pasta ve kremaya benzeten bir köstebeğimiz ve kaybolmuş bir çocuğumuz var. Köstebeğimiz biraz bulundukları durumu düşününce aklına yaşlı bir köstebeğin söyledikleri geliyor. “Kaybolursan nehri takip et, seni eve götürür.”

Bunun üzerine köstebek ve çocuk nehri bulmak için yola çıkıyorlar. Hava kararınca bir ağaç dalının üzerinde geceyi geçirmek isterken bir tilki onları biraz korkutuyor. Sonra bu tilkinin tuzağa düştüğünü görüyorlar. Köstebek ipleri kemirerek tilkiyi tuzaktan kurtarıyor. Çocuk, köstebeğe “Çok iyi yaptın!” dedikten sonra köstebek şunu söylüyor. “Olaylara nasıl tepki vereceğimiz en önemli özgürlüklerimizden biridir.”

Tilki, tuzaktan kurtulduğunda köstebeğe zarar verebilirdi. Köstebek bunu bilerek tilkiyi kurtardı. Düşünelim. Bir olayla karşılaştığınızda ne tür tepkiler veriyorsunuz?

Bir olaya karşı verdiğimiz tepkiyi seçebiliyor muyuz? Bu tepkiyi seçmede duygu dünyamızın rolü ne? Öfkelenmek, sevinmek, heyecanlanmak, şaşırmak, korkmak…

Peki, bir savaşta olsaydık, üstelik savaşta düşman askerine üstün gelseydik ve elimizde düşmanı, düşmanın evini, ona ait ne varsa her şeye zarar verecek tankımız, tüfeğimiz, silahlarımız olsaydı ve tekrar düşmana karşı üstünlük kurup kurmayacağımızı bilmeseydik; ne yapardık?

Şimdi bir de köstebeğimizin söylediğini düşünelim. “Olaylara nasıl tepki vereceğimiz en önemli özgürlüklerimizden biridir.”

Yolculuğumuza devam ederken sonunda nehri görüyoruz. Yaşlı köstebeğin söylediği gibi nehri takip etmek onları eve götürebilir. Ama birden köstebeğimiz nehrin içine yuvarlanıveriyor. Bu sefer tilki onu kurtarıyor ve yolculuğumuza çocuk, tilki ve köstebek ile devam ediyoruz.

Beraber yürürken köstebek, “Ben ev neye benziyor biliyorum…” diyor. “Duvarları, çatısı, kapının üstünde zili ve her penceresinde pasta var.” Küçük çocuğunda bir fikri var bu konuda. “Bence ev sıcak bir yerdir. Güzel, ışıklı”
Aslında ikisi de kendi zihnindeki ev tasavvurunu dile getiriyor. Herkesin ev tasavvuru bambaşka. Bir yeri ev yapan nedir? Bizler ne olduğunda kendimizi evimizde hissederiz? Ev nedir? Ev neresidir?

Bir arkadaşımla sohbet ederken bana biliyor musun eve gittiğimde fırından yeni çıkan kek kokusu beni evimde hissettiriyor demişti. Bazılarına göre ise yemek kokuları… Bu sorulara filmin sonuna doğru tekrar göz gezdireceğiz.

Filmimizin orta kısımlarında bembeyaz kocaman bir at dahil oluyor yolculuğumuza. Bu kocaman bembeyaz at aslında bize bir şey gösteriyor. Her şeyin pespembe olduğu hata yapma payının olmadığı mükemmel bir hayat sunmuyor. Bu çok önemli. “Düştün ama yanındayım”, “Hayat zordur ama seviliyorsun.” Bizler aciz insanlarız. Yaratılışımız gereği noksanız, hata yapma payımız var. Hiçbirimiz mükemmel değiliz. Dışarıdaki dünyada düz bir yolda ilerlemiyor ya da pespembe değil. Ama bütün bunlara rağmen yanındayım, seviliyorsun demek birçok şeyin anahtarı.
Yolculuk sürerken köstebeğimiz diyor ki, “Bazen şöyle demek istiyorum ‘Hepinizi seviyorum!’ ama zor geliyor. O yüzden şöyle diyorum. “Birlikte olduğumuza memnunum.”

Birçok sevgi dilinden söz edebiliriz. Sevginin tek bir dili yok. Burada da farklı bir sevgi dili görüyoruz aslında. “Seviyorum” demek yerine “Memnunum” kelimesi tercih edilmiş. Ancak köstebeğe “Hayır köstebek, seviyorum demelisin.” demiyor kimse. Çünkü o onun sevgi dili. Her insanın farklı bir dili vardır. İnsanlarla tanıştığımızda, zaman geçirdiğimizde bu dili öğreniriz. Sevgi dilleri de değişkenlik gösterir. Bazılarımız sarılarak, gülümseyerek, bakarak, kelimelerle, bazen de tartışmayla. İzlediğim bir filmde bir kadın kocasına kızıyordu, eşi de hanımefendiye. Ama şu dikkatimi çekti; kızarken, söylenirken “Sen seversin, vişne suyu içmek ister misin?” diye soruyordu. Bu küçük duraksamadan sonra söylenmeye devam ediyordu. İsmet Özel’in bir şiirinde “Nazlan/ Sitem et / Kırıl bana…” mısraları geçiyor. Biz kime sitem ederiz? En çok kime kırılırız? Kime nazlanırız? Bu da bir sevgi dili. Bazılarımız sevgisini kendine ait bir parçayı vererek ifade eder. Bir not defteri, bir anahtarlık… Bu örnektekiler gibi çok sevgi dili var.

Filmimize dönecek olursak çocuk, köstebek, tilki ve at fırtınalı bir yolculuktan sonra çocuğumuz artık eve ulaşma ümidi olan ışıkları göremiyor ve ümitsizliğe kapılıyor. Aslında bu sahnede herkes kendinden bir parça bulabilir. Hangimiz ümitsizliğe kapılmadık ki? Yapamayacağımızı düşünmedik? Koştuk, çabaladık ama varamamış hissetmedik ki? Belki de hala böyle düşünenler ve hissedenler vardır aramızda. Onlar için tilkinin söylediklerini buraya bırakıyorum.

“Bilirsin. Bazen aklın sana oyunlar oynar. İyi olmadığını hiç umut kalmadığını söyleyebilir. Ama ben şunu keşfettim. Seviliyorsun ve önemlisin. Ve bu dünyaya kimsenin katamayacağı şeyler katıyorsun. O yüzden dayan.”
Çocuğumuz atın üzerinde uçarak yol aldıktan sonra ışıklara çok yaklaşıyor ve ışıkların eve benzediğini düşünüyor. At, köstebek ve tilki ile vedalaştıktan sonra tam gidecekken duruyor ve “ Ev her zaman bir mekân değildir, değil mi?” diyor. Bu yazının en başında buna benzer sorulara yer vermiştim. Göğü Delen Adam kitabında evlerin tasviri, kendileri için korunaklı yerler yapmak amacıyla dört duvar dikiyorlar. Bu dört duvarın üstünü de bir duvar ile kapatıyorlar. Bir kutunun içinde yaşıyorlar şeklinde yapılıyordu. Peki, bu kutuyu ev yapan nedir? Bazen yeni pişmiş bir kek kokusu, bazen yemek kokuları, bazen sıcaklık, bazen de bir insan. Evet, ev dediğimiz şey mekân ile sınırlı değil. Bir mekânı ev yapan şey ise bütün bunlar aslında. Bu ‘kutu’ları eve dönüştüren, mekânı yaşatan ve yaşanılır kılan bizleriz.

Filmimizin son kısmına geldiğimizde “Hakkımda her şeyi biliyorsunuz, yine de beni seviyor musunuz?” sorusuna daha da çok seviyoruz cevabıyla karşılaşıyoruz.

Bazen insanlar iyi yönlerini öne çıkarmaya kötü yönlerini gizlemeye daha meyillidir. Bunun birçok sebebi var aslında ama bu sebeplerden biri de sevilmeyeceğini düşünmesidir. Aslında bizler, mutlu ve mutsuz yönlerimizle, hareketli ve durgun zamanlarımızla, çalışkan ve tembelliğimizle, ümitvâr oluşumuz ve karamsarlığımızla, doğru ve hatalarımızla hepsiyle bir bütünüz. Hepimizin içinde iyi ve kötü var. İyi yanlarımız ve kötü yanlarımız bir arada. Sevildiğimizde de sevdiğimiz zamanda. Bizi gerçekten sevenler bütün bu yönlerimizle severler. Hatta daha da çok severler çünkü bu bizi insan yapan şeydir.

Gündelik koşuşturmalarımız arasında yavaşlayıp, kendi sorgulamalarımız, üzüntülerimiz ve çabalarımıza biraz ara verip soluk almak adına izlenebilecek bir animasyon.