Tek Teselli
İnsan ne kadar da âcizdir. En değer verdiği hayatına dahi hükmedemez. 30 yıl sonrasının planlarını yaparken, yarın cenaze töreni düzenlenebilir. Hayatını adadığı, yıllarca çalışıp satın aldığı evini, eşyalarını bir gecede yitirebilir. Sensiz yaşayamam dediği eşinin mezarına toprak atabilir. Saçının teline zarar gelmesini istemediği çocuğu kollarında can verebilir. Yıllarca emek verdiği işi iflas edebilir. Dün görüştüğü anne-babasının vefat haberini alabilir. Olmaz dediği, olmasını istemediği ne varsa başına gelebilir. Engellemeye gücü, kudreti, mecâli yetmez. Âciz kalır, çaresiz kalır. Dili suskun, yüreği mahzun, eli-kolu bağlı, gözü yaşlı bir halde bulabilir kendini. Peki her insan böyle acizken, yukarıda bahsedilen sorunları çözmeye gücü yetmezken ve her an bu sorunların başına gelme ihtimali varken çözüm yolu, çıkış yolu nedir? Neyle teselli bulmalı, hangi yollara başvurmalı, ne için çalışmalı, nasıl çalışmalı, acısını nasıl dindirmeli, neye yönelmeli, amacı ne olmalı? Bir insan ömrünü neyin peşinde koşturursa, geçirirse, harcarsa hiçbir zaman kaybetmez? Var mıdır böyle bir şey? Başına hangi olay gelirse gelsin yine de seni bırakmayan, senle beraber olan, seni teselli eden… Düşünelim böyle bir şey var mı? İsteklerimizi, arzularımızı, sevdiklerimizi yoklayıp gözden geçirelim, bulmaya çalışalım bizim teselli kaynağımızı; dünyanın bizden alamadığı şeyi. Yakın zamanda yaşanan bir afet üzerinden inceleme yapalım :Kahramanmaraş depremi. Saat gece 4.17. Güzel bir Pazar gününün ardından insanlar sevdikleriyle beraber evdeler ve uyuyorlar. Ve olan oluyor. Sabit zannettiğimiz, öyle olmasına alıştığımız yer hareket etmeye başlıyor. Üstündekiler de istemsizce sallanıyor. Uyuyan habersiz, uyanan çaresiz. Ve binalar pes edip çöküşe geçiyor. İnsanlar moloz yığınları arazında sıkışıp kalıyor.
Niye anlattım bunları? Sorduğumuz sorunun cevabını bulmak için: ne olursa olsun dünyanın bizden alamadığı şeyi, teselli kaynağımızı. Evet böyle bir durumda o molozların arasında sıkışmış bir adam düşünün. Ailesine sesleniyor, cevap gelmiyor; çevresine sesleniyor, yardım eden olmuyor. Karanlık, soğuk ve korkutucu. Zar zor bulduğu boşluktan dışarı çıkıyor. Ayağında terlik dahi yok, pijamalarla dışarıda. Ailesi ses vermiyor, yıllarca çalışıp aldığı evi ve içini döşemek için en ufak ayrıntısına dahi dikkat ettiği dekorasyonu, mobilyaları, cep telefonu, bilgisayarı, televizyonu, ev aletleri, paraları, şimdiye kadar ne aldıysa hepsi yerle bir olmuş enkazın altında. Otoparka çektiği arabasına bakıyor, göremiyor çünkü bina üstüne yıkılmış. Nasıl bir vaziyettir bu, yazması dahi insanın yüreğini sıkıştırırken bizzat yaşayan ne haldedir? Daha sonra vakit geçtikçe adam öğreniyor ki anne babasının yaşadığı bina da çökmüş. İşyeri dükkanının bulunduğu bina da moloz yığını olmuş. Bu adamı neyle teselli edeceksiniz? Ömrü boyunca çalıştığı, kazandığı, sevdiği ne varsa kaybetti. Eş, çocuk, anne, baba, kardeş, iş, araba, ev, memleket, anılar… Sokakta ve ayağında terlik dahi yok. Yeni doğmuş gibi ama kırk yaşında. Tek tesellisi: İman. Eğer imanı varsa ve kaybetmemişse tüm yaşananların üstesinden gelebilir ve daralan kalbi ferahlayabilir. Kimi isyan eder, intihar eder, birilerine söver, intikam almak ister ama imanı iliklerine kadar hisseden o adam tevekkülü kuşanır, sabrı azık yapar, gözünden yaş akar, gönlü mahzun olur lakin isyan etmez. Bir sükunet, durgunluk vardır yüreğinde. Bilir ki yaşadığı bu dünya imtihandır ve ebedi değildir. İman edip salih amel işleyenlere vaad edilen ahiret yurdu ise sonsuz mutluluk diyarıdır. Sevdikleriyle tekrar buluşabileceği ve ayrılığın olmadığı bir diyardır. Dua edip Rabb’ine yöneldikçe huzur bulur. Gerçekten de dünyanın dert etmeye değer olmadığını anlar. Eğer iman gözlüğüyle bu yaşadığı felaket diyebileceğimiz olaya bakıp Rabb’ine sığınmasaydı tüm dünya bir araya gelip adamı teselli etmeye çalışsaydı yine de yeterli olamazdı. Neyle teselli edebilir ki? Hangi evle, hangi arabayla, hangi parayla yaşadığı olayı unutturup sevdiklerini geri getirebilirler? Gerçekten de buna şahit olmadık mı? Minik çocuklardan tutun büyüklere kadar enkaz altındayken Allah’a yönelerek teselli bulmuşlar. Enkazdan çıktıklarında ise O’nun adını haykırdılar: Allah-u Ekber. Evet Allah en büyüktür. Yaratan da, yaşatan da, öldüren de, dirilten de O’dur. O’nu bulan sokakta yalın ayakla kalsa bile bahtiyardır, huzurludur. O’nu kaybeden, O’ndan uzaklaşan en lüks saraylarda dahi yaşasa bunalımdadır, kaygılıdır, çaresizdir. Çünkü ölüm var kimse inkar edemez. O halde ölümün sahibiyle irtibat kurup O’na yönelen ölümü öldürendir. Huzurun menbâına kavuşmuştur. “Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler.” der. Sabır ve şükürle geçen bir dünya imtihanından sonra ailesini bulan ölüm sonunda onu da bulur. Ve ailesinin yanına gömülür. Sonuç itibariyle imanı sayesinde hem bu felaketten sonra psikolojisi bozulup bunalıma girmedi, teselli buldu hem de ahirette hayal bile edemeyeceği güzellikler sevdikleriyle beraber onu bekliyor Allah’ın izniyle. İşte çalışan bunun için çalışsın, sabreden bunun için sabretsin.
İmtihan boyutu olarak deprem:
Bu konuyla ilgili izah yapmak gerekiyor. Çünkü yukarıdaki paragrafta bahsedilen tevekkül, teslimiyet ve sabır kavramları tembelliğe, tedbir almamaya teşvik değil bilakis imtihanı geçebilmek için çalışmaya teşviktir. Herkes öğrencilik zamanlarında sınava girmiştir. Bir öğretmenin yaptığı sınavı çalışan, gayret eden öğrenci geçer. Allah da bizi deprem sınavına tabi tuttu. Kimi malzemeden çaldı, gerektiği gibi çalışmadı; sınavdan kaldı ve yaptığı binalar yıkıldı, nice kul hakkına girdi. Kimiyse gayret etti, araştırdı, çalıştı; elinden geldiğince sağlam binalar yaptı ve deprem sınavından geçti. İşte televizyonlarda saatlerce konuşulan meselenin özü budur. Sınavı çalışan geçer.
[İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır. (Necm suresi/39)]
Tabi bu sınavdan sadece müteahhitler, mühendisler sorumlu değildi. Büyük bir sınavdı, haliyle sınava giren kişi sayısı da hayli fazlaydı. Bu sınavdan geçenler de oldu kalanlar da.
Kimi hiç tanımadığı insanlar için yardım faaliyetleri düzenledi, koliler taşıdı, sınavı geçti; kimiyse hiç tanımadığı insanların evine girerek, gönderilen yardımları, marketleri yağmalayarak sınavdan kaldı.
Kimi insanların gözyaşını silip birlikteyiz duygusunu hissettirdi, sınavı geçti; kimiyse kendi menfaatleri için etkileşim toplamaya çalıştı, sınavdan kaldı.
Kimi interneti yardım mecrasına dönüştürdü; kimiyse fitne ve yalan çöplüğüne.
Kimi elinden bir şey gelmediği için üzgün bir halde ellerini açıp dualar etti; kimiyse elinde çayla televizyon karşısında film izler gibi haber seyretti.
Kimi uyumadan yorgun halde günlerce enkaz başında bir kişiye daha ulaşabilmek için çalıştı; kimiyse enkaz başında değerli eşyalar bulup çalabilmek için uğraştı.
Tabi imtihanın en zoru yakınlarını kaybedenlerindi. 49 binden fazla ölüm var. Her bir insan bir alem. Her bir insanın akrabaları, arkadaşları, yüzlerce tanıdığı var. Tek bir insanın ölümü dahi anlatılamaz derecede büyük bir acı ve üzüntüyken, bu üzüntünün 49 bin kat daha büyüğü… Hayal etmesi dahi mümkün değilken bizzat yaşamak, şahit olmak sanırım kelimelerle anlatılamaz. Kimi zaman kalpte olanlar yazıyla, sözle ifade edilemiyor. Onun için ilk paragrafta da belirttiğim gibi tek teselli kalplerin özünü bilene yönelmek, sığınmak oluyor. Evet imtihan bizler için devam ediyor. Neler yaşayacağımızı, ne zaman, nerede, nasıl öleceğimizi bilemediğimiz bir dünyada ölüm bizi bulana dek değişik imtihanlardan geçiyoruz. Gayretimiz, hedefimiz imtihanı geçebilmek, sınavı kazanabilmek olmalıdır. Çünkü sınav ne kadar zor olursa olsun sınavı kazandıktan sonra önemi olmaz. Yani dünyada çok büyük sıkıntılar yaşayan biri imtihanı kazanmış bir halde ahirete giderse elde ettiği güzellikleri görünce dünyada yaşadığı sıkıntıları unutur. Dünyada çok lüks, bir eli yağda bir eli balda diyebileceğimiz bir hayat yaşayıp dünya hayatına kapılıp ahireti ihmal edip, imtihanı kaybeden biri ahirette karşılaşacağı azap karşısında dünyada yaşadığı güzellikleri unutur ve teselli olamaz. Çünkü asıl hayat ahiret hayatıdır.
Allah, vefat eden kardeşlerimize, büyüklerimize rahmetiyle muamele eylesin, dünya imtihanını kazananlardan ve ahiret saadetine erenlerden olabilmeyi nasip eylesin. Halen imtihanı devam etmekte olan bizlere de dünya hayatının geçici olduğunun asıl yurdumuzun ahiret yurdu olduğunun bilincinde olabilmeyi ve ölüm gelinceye kadar bu bilinçle razı olduğu şekilde yaşayanlardan olabilmeyi lütfeylesin. Âmin.

Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi- Matematik Öğretmenliği bölümü mezunu
Bildiklerinin öğretmeni, bilmediklerinin öğrencisi olan; duygularını, düşüncelerini, hissiyatlarını yazıya dökmeyi seven ve faydalı olmayı arzulayan; mazlumun yanında zalimin karşısında duran; maneviyatı maddiyattan üstün tutan; kalıcı olan ahireti geçici olan dünyaya tercih eden; gülümsemeyi ve gülümsetmeyi seven; kırmaktansa kırılmayı, üzmektense üzülmeyi tercih eden; ormanın ve denizin derinliklerinde dolaşıp tefekkür etmeyi seven; güneş doğmadan önce güne başlayan; önce kendini düzeltmeye çalışan; hayalleri ve umudu büyük olan; en büyük hedefi Allah’ın rızasını kazanmak olan ve insanlardan bir karşılık beklemeyen; hakkın ikamesi, batılın izalesi için çalışan bir genç.
