Bir Şiir Yazmalıyım
Bir şiir yazmalıyım. Eyüp Sultan iskelesinde vapura binmeye çalışırken zihnimi meşgul eden mevzu buydu. Bir şiir yazmak. İlhamın yüreğe tesirinden mütevellit şiirlerin dünyaya geldiğine inananlardanım fakat ilhamın gelmesi için de gönülde ya şafak sökmeli ya da alacalı bir karanlık çökmeli. Bu sebeple, bir seyahate çıkmaya karar verdim. İstanbul sahibinin yanından başlayan ve İstanbul’un diğer sahibinde nihayete eren bir seyahate. “Sürgün vermek” temalı bir şiir olmalı bu seyahatin mahsulü. Olmalı.
Kapıyı açtılar. Onlarca insan, cam kenarına oturmak için hareketlendim. Tek temennim, şu masası olan koltuklardan birine oturuvermek. Vapur, bugün pek kalabalık değil gibi. Neyse ki hem cam kenarı hem de masalı koltuk arzularına nail oluyor ve çayımı söyleyip başımı yasladığım camdan şöyle bir dışarı bakıyorum. Geldiğim istikamete baktığımda, Arafat’ın bir şubesini görüyorum. Bütün Osmanlı, mazisiyle burada medfun; bugünün mensupları ağır ağır Eyüp Sultan sırtlarında yerlerini alıyorlar. Ve âtînin misafirleri de buraya gelecekler. Şu bir gerçek ki, her Allah’ın kulu bu mezarlığın dik yokuşunu tırmanırken, ölümün bıçak kadar keskin ‘hakikat’ kokusu ciğerlerine dolacak. Her gelişlerinde ölümü hatırlayacaklar, her gidişlerinde ölümü soracaklar. Eyüp Sultan’a (r.a) bir Fâtiha yollayacaklar. O’na (s.a.v) komşuluğu dileyecekler. Tövbe edecekler. Derede bir günde beş kere yıkanmış gibi pirüpak olacaklar. Maziyi kibrit alevinde kül alemine yollayacaklar. Atiyi de diriliş iştiyakı ile alınlarında tabela gibi taşıyacaklar. “Tevellüt” edecekler.
Vapur kalktı ve çayım geldi. Şiiri ne yapacağız? Bir sürgün şiiri olmalı. Öyle bir sürgün şiiri olmalı ki terk-i diyar ederken aslında yeni bir devri başlatacak. Öyle bir sürgün şiiri dizmeliyim ki kâğıda, her okuyan sürgün etmek isteyecek kendini, kendinden. Gözüm ulvi bir sefa çekiyor. Sağım ve solum Haliç’in bir araya gelmeyen iki yakası. Beyoğlu tarafı bugün ile dün arasında bir terkip. Modern binalar da mevcut, eski camilerde. Haliç Köprüsü’nün altında köşesine sinmiş bir hâlde Humbarahane Camii mahzun mahzun egzoz dumanlarının ve tepesinden adeta uçan arabaların eziyetini çekiyor. Henüz gidemedim yanına. Henüz ortak olamadım cefasına. Bu da bize vebal olsun. Vapur hızla yarıyor suları ve köprü artık ardımızda. Haliç’in öte yakasına döndüğümde, Balat karşımda. Fener Rum Patrikhanesi, Demir Kilise ve Yavuz Sultan Selim Camii aynı karede. İçimden bir ses, şu Yavuz’un yadigarı caminin etrafını temizlesek ve Patrikhane’ye rağmen Balat’a vurulmuş Osmanlı mührünü tüm âlem-i insanlığa ispat eylesek; ne güzel olurdu, diyor. Bu sırada fark ediyorum, çayım bitmiş. Umursamıyorum ve çaydan daha mukaddes Fatih’i, gözlerim iştiyakla tarıyor; Fatih Camii’ni, Bozdoğan Kemerini, mahzun ve mağrur Şehzadebaşı Camii’ni, diğer selatin camilere nazaran bir miktar ufak minarelerine rağmen varlığını her daim yüreğimizde var kıldığımız Beyazıt Camii’ni, her gece bize gelecek sabahın ahvalini haber eden Beyazıt Kulesi’ni, Nur-u Osmaniye Camii’ni, Mimar Sinan’ın sarsılmaz mührü Süleymaniye Camii’ni ve haşmetpenah Ayasofya’yı birer birer selamlıyorum. Her biriyle kurduğum ünsiyeti tazeliyorum ve Rabbime bu seyr-ü sefayı yaşama imkânı bahşettiği için şükrediyorum. Ne demişti Necip Fazıl:
“Ruhumu eritip de bir kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.”
Haliç, mimari açıdan yeknesak bir ‘şehir’ olarak görülse de her zerresinde asırların birikimini fâş eyliyordu. İşte, Haliç’te bir zamanlar fabrikalar vardı; o ‘uzak’ zamanlardan beri Haliç’in suyu her mevsim renk değiştiriyor ve her mevsimin kendine has bir kokusunu yayıyor. İşte, iki yakasında hem Bizans’ın hem Osmanlı’nın bir arada var olmuş muazzam ötesi imaretleri, vakıfları, camileri, kiliseleri, sokakları, evleri… Her tuğlasında tarihin hayatla her daim inşa halinde olduğu bir hakikatler seramonisi. Sanki, tüm bu Haliç, insanın ruhuyla mana kattığı ve kendisiyle var kıldığı ‘tekâmül’ denemesi…
Vapur Karaköy’de durdu. Onlarca insan, iniyor ve biniyor. Vapurun sol tarafına oturduğum için Sarayburnu tam karşımda. Bir şiir yazmalıydım. Haliç gibi bir şiir okurken bu çok zor. Zaten bu şiirin terennümü gönlümü yoruyor. Yeni Camii’yi heyecanla seyrediyorum. Yıllar sürmüş inşası. Talihsiz olaylar ve savaşlara rağmen sabırla, ısrarla tamamlanmayı beklemiş. Eminönü için şu anki mevcudiyeti ne kadar da hoş. Bu cami bile eninde sonunda tamamlanmış ve ‘tekamül’ imtihanını tamamlamış. O hâlde, insanın yaptığı eser kader icabı tamamlanacaksa ve kader mutlaksa, insan, her yerde karşı karşıya olduğu ‘tekamül’ imtihanından kaçamaz. ‘Tekamül’ ki, anne karnındayken başlıyor. Her anımız bizlere bahar kadar taze birer tecrübe. Malcolm X misali, hakikatin tokatında ruhumuz bir anda silkinebiliyor ve ‘tekamül’üne hakiki bir veçhe açabiliyor. Eğer bir sürgünden bahsedeceksem şiirimde, ‘tekamül’süz olur mu?
Aklımda bir anda parıldayan bir fikir. ‘Sürgün vermek’ neydi? Lügatte: “Bitkilerde filiz, tâze ve körpe dal.” manasına geliyordu. Yani; bir ağacın, misal, elma ağacının baharı müjdelemek niyazıyla açtığı çiçeklerin hemen altında beliren yeşil renkli ufak filizler. Bu filizleri vermek için soluk bir yaprak dökümü gerek, uzun bir kış gerek ve ıslak bir bahar gerek. Ağacın üstünü değiştirmesi ne kadar da zordur. İşte, önce ölüyor filiz vermek için. Tüm hücreleriyle uğraşıyor, didiniyor ve tüm elbisesini çıkarıyor; tohumdan çıkma ilk hâline rücu ediyor. Uzun ve karlı bir kışa dervişane tevekkülle dayanıyor. Cemreler düştüğünde yavaş yavaş elbisesine bürünüyor ve âlem-i dünyaya meyvelerini sunmak için yapraklarını dallarına asıyor ve ufak ufak filizler veriyor. Vakti geldiğinde, meyveleriyle Allah’ın (c.c) her kulunu doyuruyor. Ölümden sonra ‘tevellüt’, uzun bir ‘tekâmül’ ve huzurlu bir ‘temaşa’.
‘Temaşa’ kelimesi zihnimde dağlar devirirken vapur Üsküdar’a doğru yavaş yavaş ilerliyordu. Solumda Dolmabahçe Camii ve Sarayı, karşımda Mihrimah Sultan ve Gülnuşemetullah Valide Sultan Camii. Belki yirmi yaşında bile olmayan bir vapurla, çağlar arası seyahat ediyorum.
İşte, bu vapur seyahati bana şu hakikati göstermişti: Ancak ‘tevellüt’ ile yeniden bir inşa faaliyetlerine girişilebilirdi. Fakat bu inşa, uzun ve çetin bir ‘tekâmül’ devresinden geçmedikçe hakiki bir mâna kazanamazdı. Ve ancak ciddi bir emekle ve sağlam bir ihlasla insan, rahatça alemi ’temaşa’ edebilirdi. Sürgün vermek; ölümü öldürmekten, çile çekmekten ve şükretmekten geçiyordu. Bir göz terennümünden zihin mesaisine dönüşen Haliç sefası, bana insanın hayat serüvenini üç kelimede özetlemişti: Tevellüt, tekâmül, temaşa.
Vapur iskeleye yanaştı. Vapurdan indim. Geldiğim istikamete baktım. Haliç tarafı, güneş rengi sararmıştı. Aynı zamanda Boğaz sularına altınlar serilmişti. Tüm kuvvetiyle müezzinler, İkindi ezanı okuyordu. Yüreğimden, Haliç’e teşekkür ettim. Rabbime şükrettim.
Bir şiir yazmalıyım. Kelimeleri hazır. Sürgün verme vakti, evvelinde sürgün olduktan sonra.

Doğma büyüme Trabzonlu. İstanbul sevdalısı. Hâlihazırda İbn Haldun Üniversitesi Hukuk öğrencisi. Anadolu Mektebi talebesi. Yaşı 21. Kendini “Edebiyatperver bir Hukukçu” olarak takdim etmeyi sever. Çeşitli STK’larda vazife almış ve almaya devam etmekte. Gezmeyi çok sever. Bir derdi var, derdini “Son Yolcu” mahlasıyla ifadeye çalışmakta. Şiirler, hikayeler gibi edebi türlerde kalem oynatmakta, kendince yazmakta. Okumayı, kitaplarla haşır neşir olmayı çok sever, kendi çapında kütüphane kurmaya çalışmakta. Kendi çapında hayalleri var, hayalleri için uğraşmakta.

Ruha dokunan harika bir yazı. Üstada teşekkür ediyorum böyle bir yazısını paylaştığı için