19 Haziran 2023

Taş Duvara Mürekkep

Yazar: Esra EKİNCİ

“Hangi yoldayız ve hangi yılda? Köşe başı mı durduğumuz yer? Kuzeybatı mı mesela, Güneydoğu mu? Neyi deniyorum? Hangi yankı kulağımda çınlıyor? İrdelediğim onca şey basit bir vücudu mu simgeliyor? Tüm bu özgür kalma mücadelem, tüm bu kalp kırmalarım, tüm bu yalnız kalmayı seçmelerimin sebebi bir gün çıkıp gelme ihtimalin mi? Ellerim, ayaklarım, kalbim ve ben, yani biz, yani bedenim ve ben büyüdük. O yüzden mi artık ‘senede bir sesini duysam yeter’ duasından vazgeçme sebebim? Seninle paylaşmak için biriktirdiğim karikatürlerle dolu klasörleri sildiğimde canım çok yandı. Kabullendim ve canım çok yandı, öyle mi? Hiç lunaparkları sevmedim. Ya buna ne demeli? En sevdiğim rengin olmayışına bir ben mi hayret ediyorum? Sahi, bu kadar aptalı nasıl çevreme toplayabilmişim? Kahve soğukta içilir, ısıtma. Elma? Bilmiyorum ki. Rengi fark etmiyor sanırım.. Ama içi bulgur bulgur olan tercihimdir. İçimdeki bu yol kaç kilometre bilmiyorum, ne yürüyorum ne de yürütüyorum. Ben bu durakta çok bekledim. O durağı sırtlayıp taşıdığım her şehirden özür dilerim. Çocuğumdur bu durak benim. Çocuğum öldü benim…” diyordu gönül hanım. Yazar gibi konuşuyor sulu kalmış her cümleyi kurutuyordu. Beni bir o eline bir bu eline alırken düşünüyordum. O minik fiyonklu şapkası altından dökülen bukleli altın rengi saçları, hüzünbaz bir çift gözü saklıyordu. Gözleri bir gölge kaçmazında esir kalmış gibi korkulu, düşünceli, neşeli, hevesli, ‘Elbet bir gün!’ umuduyla, bir soba samimiyetiyle ısıtıyordu. Yüzünün tam ortasına itinayla yerleştirilmiş minicik bir burun ve tıpkı iğde tadıyla büzüşmüş gibi küçük ağzıyla bir hayal gibi görünüyordu. Bir kalem olarak iyi ki ona aitim, her ne kadar stresten çevirmeye çalışırken ayak dibine düşürse de… Hatta bazen öyle çok istiyorum ki düşmeyi. O alelacele elinin, titrek uzanışı beraberinde gelen avuç içi sevmeleri, temizlemeleri. Aşk. Sahi, benden de aşık olur muydu? Ahengine kapıldığım bu kadının güneşi olmam mümkün müydü? Evet.. Ben bir kalemim, hepsi bu. Bu taş duvara ancak mürekkebimi bulaştırabilirim. Bu tutkulu mahviyet bir yumruk gibi iniyordu bedenime. Bir böcek olup saçlarının arasında yaşasaydım. Bir ağaç olup köklerimi topraktan soyunsaydım, oturabilsin diye. Yahut inancı olsaydım hücum etseydim kalbine! Çevresinde kimse yok ki onu benim kadar eşsiz gören. Hepsi sinüzitli makineleşmiş et yığınları. Acılarını an’larıyla harmanlayıp, pişiren; yemek masalarına koyduklarında ise burun çevirip bir çatal bile almayan insanlar. İçimdeki mürekkebi kaynatan bir kıskançlık ahtapot gibi sarıyordu yine.. Beni bu düşüncelerimden ayıran o an yine gelmişti. Sabırla bekliyordum. Şapkasını çıkarmış Saçlarını topluyordu. Evet… Beni bir toka olarak kullanmasına bayılıyordum.