23 Temmuz 2023

İstanbul 2022, 23 Temmuz

Yazar: Hatice Hazal GÖKÇİMEN

Cahit Zarifoğlu, ‘Yaşamak’ adlı kitabında böyle başlardı yazılarına. Ben de öyle olsun istedim.

İki gün önce yakın arkadaşlarımla gençlik kampı için gittiğimiz Edirne’den bir haftanın yorgunluğuyla bitkin bir şekilde dönüyorduk ve dostum Sümeyye ile son haberlere bakarken şaşkına döndüğümüz bir tanesiyle karşılaştık: Yedi Güzel Adam’ın biricik öykücüsü Rasim Özdenören yoğun bakıma alınmıştı. Endişeyle hemen haberin doğruluğunu soruşturduk. Maalesef doğruydu ve biz oracıkta ellerimizi açıp İstanbul’a varana kadar üstadın sıhhatine kavuşması için Allah’a dua ettik. İkimizi böyle gören diğer arkadaşlarımız da endişemize ve duamıza ortak oldu.

Biz, neredeyse bir sene önce, lise birinci sınıf öğrencisi iken Sezai Karakoç’un vefatıyla keşfetmiştik güzel adamları. Öyledir ya, bilirsiniz lakin sadece bilirsiniz işte. Aşinalık başka, müşerreflik başka neticede… Bununla birlikte tüm sene durmaksızın onları araştırmış, onları okumuş, onları yazmış ve onları yaşatmak istemiştik. Şimdiyse üstünden yaklaşık bir sene geçti ve biz onları bu kadar geç tanımış olmanın verdiği pişmanlıkla çok çalışarak onları en azından kendi okulumuzda, kendi arkadaşlarımız arasında tanıtmaya çalıştık. Özellikle de biz üç arkadaş; ben yani Hatice, arkadaşlarım Sümeyye ve Şeyma hususi olarak; Cahit Zarifoğlu, Nuri Pakdil ve Rasim Özdenören’i örnek almıştık kendimize. Her birimiz kendi üstadımızı benimseyip geniş kapsamlı okumalar gerçekleştiriyoruz. Ben bu işe kendimi çok kaptırmış olmalıyım, bana ‘Cahide’ demeye başladılar. Haksız da sayılmazlar. Her gün her gün dilimde ezberlediğim yeni bir şiiri, öğrendiğim bir sözü, okuduğum bir anektod… Üst sınıftan arkadaşlar bile artık ‘Zarifoğlu’ diyorlardı bana.

Böylece ben ekibin Cahide’si olmuştum; Şeyma hadiselere hiçbirimizin aklına gelmeyen farklı açılarla bakması, hala çözemediğim felsefi düşünceleri, müthiş araştırma kabiliyeti ile Rasime’si ve Sümeyye ise her zaman içimizdeki en ağırbaşlı kişi olduğu; hata yaptığımızda bir dost, bir abla gibi uyarıp yol gösterdiği ve bizi fikirleriyle donattığı için Nuri ağabeyimiz olmuştu.

Evvelki sabaha dönersek… Ne yapacağımı bilemez halde arkadaşlarımı arayıp durumu haber veriyordum. Çünkü bilmeliydi herkes: Yedi Güzel Adam’ın son temsilcisi hayatını kaybetmişti!

Ne olacaktı acaba? Ağabeyi Sezai Karakoç’un daha tazecik mezarına komşu mu olacaktı yoksa Yalnız Ardıç’ın ebedi misafiri mi? Bilmiyordum. Odamda bir kenara büzülmüş bir yandan konuşuyor bir yandan ağlıyordum. Annem karşımda beni izliyordu. 

“Niçin ağlıyorsun Hatice?” dedi. 

“Bir tek o kalmıştı anne, bir tek o kalmıştı. Şimdi gitti hepsi… Biz ne yapacağız şimdi, ne yapacağız?!.” Sımsıcak bir tebessümle sarıldı bana. 

“Bedenen vefat etmiş olmaları, öldükleri anlamına gelmez ki kızım. Siz ve sizin gibi gençler; onların kitaplarını, şiirlerini okuyarak; baş koydukları davaya sahip çıkarak yaşatacaksınız onları.”  

Annem siliyordu gözlerimi, tek bir cümleyle: “Üzülme kızım, inna lillahi ve inna ileyhi raciun.”

                                                                              *

Şeyma’yı ilk defa hıçkırıklar ve gözyaşlarıyla aradım. Her zamanki gibi kucaklıyordu sesi. Memleketindeydi ve bu yüzden cenazeye katılamayacaktı. Bu ahvalde ona ne diyebilirdim ki…

“Şeyma!” dedim titreyen sesimi bastırmaya uğraşarak “Rasim Özdenören vefat etmiş!”. Neredeyse haykırarak boğuk bir sesle çıkan bu ünlem benim canım Rasime’m de öyle bir tesir etmişti ki dakikalarca ağlayarak sustuk. Ve sonra telefonun ucunda yine aynı cümle, bana onun teslimiyetini gösterdi: “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.”

Güzel adamlardı, yedi güzel melek oldular.

Vesselam, veddua…