21 Eylül 2023

Kudüs Yolcusu

Yazar: Hatice Hazal GÖKÇİMEN

Bir ortaokul öğrencisiyken “Bu ülkenin senin gibi gençlere ihtiyacı var…” diye yazdığım İbrahim Enes Duruay ağabeye…

Hayatımda okuduğum ilk romandı Kudüs Yolcusu. Defalarca okuduğum ve her ayrıntısını çok sevdiğim bir kitap. Aslında yazarı tarafından anneme gönderilmişti ama ben, o okuduktan sonra okumak için ödünç alıp okuduktan sonra çok sevince müstesna bir yer açtım kitaplığımda ona. Dokuz yaşındaydım ve her yerde sürekli Kudüs’ü anlatıyordum. Bu yüzden ayrı bağlanmıştım Kudüs Yolcusu’na. Çünkü yolculuğun manasına yeni baştan anlam kazandırır Kudüs, kavramıştım bunu. Yazarı İbrahim Enes ağabeyle mektuplaşma fırsatım olmuştu. Mektubuma yanıt olarak gönderdiği fevkalade kartpostalda “…Senin gibi okumayı çok seven bir genç, yazmayı da çok sevebilir. Bu kalemle hakkı ve hakikati yazman duasıyla.” diyerek bir de kalem göndermişti. Yanılmadın İbrahim ağabey. Kalem hediye ettiğin on bir yaşındaki o kız, yazmayı da çok seviyordu…

Çok uzattığım lafı azad ederek kitaba geçebiliriz sanırım. Haydi buyurun, Bismillah!

Kitap, benim küçükken pek de anlamlandıramadığım bir girişle başlıyor. Aslına bakarsanız, anlaşılmayacak bir şey yoktu ortada: Latin istilasının vurduğu Konstantinopolis’in, bunun üstüne kralın halkına karşı tutumuyla gark olduğu sefalet ve yoksulluğa ayna olan bir Robin Hood hikayesi gibiydi. Zenginden, hatta bizzat saraydan çalıp yoksul ailelere veriyordu; asil olduğunu saklayan asilzade Gorgias ve inançlı bir çiftçinin oğlu Tin.

Kahramanımız ise Ulu Mabed yani Ayasofya’nın Baş Rahibi. Rahibimiz, Ulu Mabed’i bekleyen karanlık atiyi gösteren kabuslar görüyor ve bu sebeple Mabed’den hiç çıkmıyor. Diğer taraftan komşu devlet Osmanlı’da yaşanan taht değişikliği ve sonrasında yeni padişah Mehmed’in Fatih olmak için surlara dayanmasıyla bu endişesi artıyor.

İşte tam olarak bu noktada başlıyor Rahip Efendi’nin Kudüs yolculuğu. Bir Kral Konstantin’e ve askerlerine bakıyor rahip, bir de genç Sultan Mehmed ve ordusuna. Kral’ın, şehrin en önemli din adamına, onu da geçtim bir insana yaptığı muamele; Konstantinopolis halkının Latin serpuşu görmektense Türk sarığı görmeyi yeğlemesinin sebebini ortaya seriyor. Bir din adamına köle gibi davranan bir kral, kendi halkına ne kadar merhametli ve faydalı olabilir ki?
Kral’ın, Rahip Efendi’nin fetihle ilgili görüşlerini sormasındaki neden; onun fikrini merak etmesi değil, kendi düşüncesini bir rahibe doğrulatarak kalbini mutmain etmekti. Aksi olunca da Rahip Efendi yaka paça sarayın karanlık zindanlarına gönderildi.
Öte taraftan Sultan’ın, askerlerine karşı kibirli değil oldukça mütevazı bir tutum sergilediğine şahit olmuştu Rahip Efendi. Ayrıca Fatih’in, ordunun imamına gösterdiği hürmete de taaccüp edip gördüğü manzaradan son derece hoşnut olmuştu… Böyle bir komutan ve ordunun fethinden sonra İstanbul, İslam’ın ve Türk geleneklerinin muazzam letafetiyle ihya oldu.

Hakikatin aydınlığının zindanın karanlığı ile örtülemeyeceğini söyleyen rahip, fethin muvaffak olacağını biliyor ve sadece Sultan’ın Ulu Mabed’e zarar vermemesi için dua ediyor. Nitekim fetih gerçekleşiyor ve Ulu Mabed zincirlere vurulacağına, bilakis, Ayasofya oluyor. İslam o güzel mabede renklerini giydiriyor fetih ile. Bu vesileyle rahip, senelerce Ulu Mabed’i tanrılaştırdığını, onu -haşa- ilah edindiğini dehşetle fark ediyor ve yolculuğunda bir adım daha ilerliyor.
Sevgi ve bağlılığın Rab dışında başka biri veya kişiye -Peygamber de dahil- sonsuz ve sınırsız olmaması gerektiğini gösteriyor Rahip Efendi bize. Zira Allah korusun, Hazreti Peygamber’e duyulan sevgi dahi bu konuda tehlike oluşturur. Unutulmamalıdır ki, alemlere rahmet olarak gönderilmiş Peygamberimiz de nihayetinde bizim gibi fani bir insandı; kıyamet kopup da her şey aslına döndüğünde Kâbe de yıkılacak, Mescid-i Nebi de, Mescid-i Aksa’da, Ayasofya da… Baki olan bir tek Allah’tır, her an bunun bilincinde olmalı insan.

Rahip bilmiyor muydu bunu? Biliyordu. Mühim olan vasat yolu bulmaktır. Yoksa elbette ki Hazreti Muhammed (sav)’i herkesten çok seveceğiz, ona layık bir ümmet olabilmek için elimizden geleni yapacağız. Elbette ki kutsalımız, biricik emanetlerimiz mescidlerimizi, camilerimizi çok sevip ziyaretlerde bulunacağız, o bereketli mekanlarda ibadet edeceğiz. Lakin dedik ya, ifrattan ve tefritten kaçınmak lazım.
O vakit en yakın zamanda Ayasofya’yı ziyaret edip Rahip Efendi’ye de dua ederek bir vakit namazını orada eda etmeye niyet edelim mi hep beraber?..

Ayasofya demişken, anlatmaya devam edelim: artık cami olan Ulu Mabed’den ayrılan rahip bir süre Sultan’ın eski Bizans sarayından kalan metruk binada açtığı okulda eğitim veriyor. Sonra ise şehrin en büyük kilisesinin Başpiskoposu oluyor. Ulu Mabed’in baş rahibi olduğu zamanlardaki itibarlı ve şöhretli günlerine kavuşan rahibin kibri boyunu aşınca Allah ona bir rüya ile unuttuğu hakikati hatırlatıyor. Rahibin gördüğü rüya, kimin Allah katında bizden daha üstün veya daha alçak olduğunu bilemememiz hususunda büyük önem taşıyor. Zira üstünlük giyim kuşamda, makam mevkide, malda mülkte değil; takvadadır. Bunu şiar edinerek Allah’ın hiçbir kuluna kibirle muamele etmemeyi, tevazuyu elden bırakmamayı hatırlatıyor bize rüya.
Hülasa rahip, rüyada söylendiği gibi “Rabb’in bereketli kıldığı topraklara” yani Kudüs’e doğru düşüyor yola.

Yolculuğu bir Osmanlı denizcisi olan Yasuf ve mürettebatı ile yapmak nasip oluyor ona. Yolculuk edeceği geminin sahibi Rus kökenli Yasuf -hayır yanlış yazmadım, Yusuf değil Yasuf- ve siyahi dostu Ali’nin ilişkisi onu çok etkiliyor. Hiçbir gemide, hiçbir mürettebatta görülmeyen bir sevgi ve dostluk ortamını buluyor rahip bu gemide. Bu iklimin, İslam’ın kaidelerine göre yaşamalarından ve birbirlerine ona göre muamele etmelerinden kaynaklandığını öğreniyor rahip. Öğreniyor ve bize de gösteriyor yol boyunca bildiklerimizi fakat unuttuklarımızı.

Pazarda para karşılığı kuş azad eden bir çocuk; yarısı çürük elmaya çöp olarak değil “Yiyiniz içiniz fakat israf etmeyiniz” hadis-i şerifi ile bakan bir hamal; hikayesi Mısır’da Hazreti Yusuf’un hikayesiyle buluşan, çetin imtihanlara gark olup yolunu arayan Rus bir gencin hidayeti ve Kudüs’ün kalbi de yüzü gibi güzel çocukları… Hepsi birer işaret oluyor rahip için ama “İçinizde işaret arayanlar için size zaten yeteri kadar göstermedik mi? Etrafınıza bakın, yıldızlara bakın, güneşe bakın…” ayet-i kerimesi hakikate açılan kapının önüne çıkarıyor onu.

Satın alınan kuş muydu özgürlük mü; hamalın elmayı yemesi yoksulluk muydu erdem mi; Yasuf’un hikayesi lütuf muydu imtihan mı; rahip işaretini bulmuş muydu yoksa tüm yolculuk çöldeki kum taneleri gibi meçhule mi savrulmuştu?

Sizi satırların arasında bu sorularla baş başa bırakıyor ve çekiliyorum…

Yolda kalın, yolcu kalın, selametle kalın…