Cehennem Topuzu
Daha onlu yaşlarda, ilkokula gittiğim zamanlarda Eylül ayındaydı. Ağaç yaprakları sararmaya başlamış, toprak sıcaktan kavrulmuş, yollar toz toprak olmuştu. Geceler serinlemiş ise de gündüzler sıcaktan kavruluyordu. Mecbur olmazsak evden dışarı çıkmıyorduk.
Öğlen namazından sonra güneşin insanı yaktığı vakitte babam:
“Oğlum, git bize incir topla.” demişti.
Babamın yanında uzun boylu, hatta bana göre sırık gibi bir misafiri vardı. Kahverengi kumaş bir şalvarı ve sakalı olan bir adam. Her sene bu mevsimde gelir bir iki gece bizde kalırdı. Bir keresinde babama benden dolayı:
“Bu çocuğun adı ne?” demişti. Babam da adımı söyleyince:
“Bizim orada bu isimde birkaç adam var. Hepsi de yaramazın teki.” demişti.
Babamdan bir itiraz bekledim ama hiç ses etmedi. O zamandan beri bu adamdan hiç haz etmedim. Fakat içimden “Bu adamın bizde ne işi var? Her sene her sene geliyor!” diye homurdanıyordum. Babamı çok severdim, o da beni çok severdi. Beni nazlandırır, her gittiği yere götürür ve benden bahsederdi. Aynı zamanda ben, babamın gazete ve dergi okuyucusuydum. Her cuma günü şehirden bir tomar gazete ve dergi getirir, bir hafta içinde ta falına kadar okuturdu. Bir kişi yanına gelmesin okumaya başlardım. Okumaktan dilim damağım kururdu.
İstemeye istemeye bostana gittim. Kamıştan yapılmış sepetle yörepteki en küçük ağacın başına çıkıp incir toplamaya başladım. Uçları püsülenmiş incirler bu mevsimde bal gibi olurdu. Babamın misafirine olan kızgınlığım hâlâ içimdeydi. Sepeti yarısına kadar doldurup eve döndüm. Adamın yüzüne bakmak bile istemiyordum. İncirleri bir sahan tasına koyup tahtın üzerinde misafiri ile birlikte oturan babamın yanına getirdim. Ben uzaktan, yan yan onlara bakarken incirlerin kabuklarını soyup güzelce yediler.
Köydeki evimiz taş duvarlı, iki katlı idi. Alt katı samanlık ve ağıldı. Önünde ise iki tane büyük dut ağacı vardı. Meyvesi olmayan, erkek dut ağacının altına nerdeyse bir oda büyüklüğünde taht yapılmıştı. Rüzgâr gündüz denizden, gece ise dağdan eser, burası yazın serin olurdu.
Büyük bir sofamız vardı. Merdivenden çıkınca buradan hem odalara hem de tahta giriş yapılırdı. Tahta giriş yapılan ön tarafta birkaç tane çiçek, en sağına da “cehennem topuzu” ekilmişti. Nerden getirildiğini bilmiyorum ama başka hiçbir evde bundan görmemiştim. Buna kaktüs denirmiş, bu adı sonradan öğrendim.
Babamın misafiri ile sohbeti devam etti. Gelen giden oldu, yemekler yendi. Akşam gene misafirler geldiler gittiler. Yatma zamanı gelip çatmıştı. Misafire tahtın üzerine yatak serildi ve herkes yattı.
Gecenin bir vaktinde dışarıdan sesler gelmeye başladı. Babam da “ne oluyor” diyerek gaz lambası ile dışarı çıktı. Ay ortalığı biraz aydınlatıyordu.
“Ne oldu Şerif Ağa ?” dedi babam.
“Karanlıkta bir şeye bastım. Ayağıma battı. Fena acıyor.” dedi.
Ben olanı anlamıştım.
“Ooh oldu sana.” Diyesim geldi ama kaktüs çiçeğinin paramparça olmasına da biraz üzülmüştüm.

Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi mezunu
Baba. Eşini, çocuklarını ve ailesini çok seviyor. Hayatı seviyor.

HEY gidi günler hey selamlar