30 Haziran 2024

Münfail

Yazar: Kübra İLERİ

Dargın, gücenmiş ve eksik kalmış durakta, sessiz sedasız gidişlerin çığlığı yankılanmakta.
Vuslatsız duraklar, ağlama duvarına dönerken; peçetelerin yetmezliği efsanelerde kulaktan kulağa aktarılmış.
Bekleyen ve gelmeyen bir yabancı gibi garipseyen gözlerin, yaşam savaşı mucizelerle merhaba diyebilmenin gafletinde saflaşırken, tozlu sayfaların temizliği asfaltta yönünü kaybetmiş bir araç misali, kazaya mecbur kalışına saklanıyor.
Ardı ardına sıralanan her hikayenin bir geçmişi yok edilmeye başlandığında, gözler sisli bir havanın akıbetsizliğine dönüşüyor.
Meseleler hakları köreltirken, yargısız mahkemelerin divanı zamana bırakılıyor.
Mütehassıslar divanlar üzerine binlerce tez sunarken, Şivekar’ın Yolculuğu damakta hazin bir tat bırakıyor.
Gidenin geleni beklediği bir yolda vuslatsız her durak, kayıp bir Titanik’e dönerken yaşamını kimlerin yitirdiği sessizce içsizleşmek üzerine kayboluyor.
Gömülen tarihlerin dört mevsim geçtiği duraklarda aynı hayalî okumakla gün tamamlanıp, herkes penceresinden gökyüzünün tadını çıkarıyor.
Pencereler var; kimisi garip kimisi dalgın.
Gözler yumuluyor bekleyişlerde
Davalar sessiz,
Hikayeler durağan,
Semaya dalgın bekleyişlerin çığlıkları ip olup boyunlarda özgürlük nidaları atıyor.
Bu akşamüstü de güneş batmayıversin bütün pencerelerden
Mavilerin siyaha değiştiği gün unutmayıverilsin bu akşamüstü.

Tıpkı Cahit Sıtkı’nın da dediği gibi:
“Memleket isterim.
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikâyet ölmekten olsun.”