Mağaradan
Vefa’ya…
Yine ben. Tanıdınız mı? Hani defterimi paylaşmıştım sizinle. Kara bir defterdi. Kendimi anlattığım bir defter. Belki de tanımazsınız, bilemem. Ama tanırsınız bu yazıyı okuyunca. İşte bu sefer, o kara defterin sahibi olan bendeniz, yazdığım bir yazıyı paylaşmak istiyorum. Çünkü bilirim ki, kalemim imdadıma koşar ne zaman dertleşmek istesem…
…
Gözlerimi açtığımda bir yolda olduğumun ayırdına vardım. Bir mağaradan çıkmış gibiydim, gözlerim kamaştı çünkü. Güneşliydi hava. Ara ara bulutlar önünü kapıyor; rüzgâr, ağaçların yapraklarını okşarcasına geziniyordu etrafta. Issız bir yoldu burası, kenarlarında çeşit çeşit ağaç vardı. Biraz ilerledim, ağaçlara yaklaştım. Biri dut ağacıydı. Kırmızı ve morun o koyu tonlarını küpe niyetine takmıştı ağacın dalları da sergiliyordu. Hemen karşısında kocaman bir çınar ağacı vardı. Heybetiyle bu yolun sonunda çok şey öğreneceğimi anlatmaya çalışıyordu sanki. Kokularıyla babaannemin evindeki kolonya ile alakası olmayan iğde ağacı bir kenardaydı. Ağaçların altında güller, papatyalar, gelincikler, şakayıklar… Birbirinden alakasız bir sürü ağaç ve çiçek. Bu bir rüya olsa gerek. Nasıl bir rüya ama? Sanki bir yerden kaçmış gibi hissediyorum. Kapkaranlık bir yerden, işte bir mağaradan çıkmışım gibi. Zincirlerimden kurtulmuş gibi. Ama içimde bir sıkıntı, heves ve de heyecan var. Platon’un mağarası mıydı içinde yıllardır kaldığım o mağara? Çokça gölge vardı çünkü, gerçek sandığım. Zihnimi meşgul eden gölgelerimi gerçekliğim zannediyordum o mağaranın içinde. Hâlâ öyle zannediyorum ama unutmak istiyorum. Hiçbir şey hatırlamak istemiyorum. Pes ettim. Mağarama alıştım. Gölgelerime alıştım. Niye çıkmıştım peki mağaramdan? Huzursuz günlerimin huzursuzluğumu arttıran sığınağımdan? Ama benim huzurumun kaynağı gördüğüm o mağaradan? Niçin?
Çözümlemeye çalışırken koskocaman bir kapı belirdi karşımda. Dümdüz bir kapı. Maundan yapılma. Bir de gri kapı kolu. Tüm yolu kapadı bu kapı. Ne ağaçları görebiliyordum artık ne de çiçekleri. Elim kapı koluna gitti, ama fayda vermedi. Kilitliydi. Allah’ım neredeydim ben? Rüyamda bile rahat yok bana. O esnada kapının kolu yok oldu. Gitti.
Ben etrafa şaşkın şaşkın bakınırken bir yazı belirdi kapının üzerinde:
1.Bab: Günler gelip de geçti sanmayın; günler delip de geçti. Hangi günlerdi onlar? (İsmet Özel)
Yoktu kapının kolu. Ne hüzünlü… Kolsuz bir kapı, kanadı kırık bir kuş, sprey boyayla boyanan tarihi bir yapının duvarı, gökdelenler önüne geçerek güneşini kapatan minarenin hüznü hâkim oldu zihnime. Hayır, hatırlamak istemiyordum o günleri şimdi. Acı veriyor bana. Yaşarken bile dayanacak güç bırakmayan süreçlerden geçtim. Anımsamak da aynısını yapmaz mıydı? Peki bu karşımdaki kapıda niçin böyle bir yazı belirdi? Bana bir soru soruyor kapı sanki. Cevaplarsam mı belirecek kapının kolu? Hatırlamam lazım yani. Başka şansım yoktu. O esnada kapı kolu belirince anladım doğru yolda olduğumu. Kaktüslerle dolu bir bahçeye düşmüş gibi hissettiğim zamanları anımsadım. Açtım kapıyı ve karşıma simsiyah başka bir kapı çıktı. Hasar görmüş bir kapıydı bu, eski püsküydü. Kolsuzdu tabii.
2.Bab: Başkalarının yaşamlarına ayak uyduramayacak kadar kendimle doluyum. (Ayşe Şasa /Delilik Ülkesinden Notlar)
İkinci kapının eskimiş ve çürümeye yüz tutmuş yüzeyinde zar zor okunan bu yazı beni anlatıyordu sanki. Kaktüs bahçesinden çıkamadığım için meşgalem kendimdi. Kendimle doluydum çünkü. Hatırladım o günleri. Aylar boyu sokağa çıkamayışlarımı… Alnımı secdeden mahrum bırakışlarımı… Su ve sabundan zarar gören elimi… Elimdeki suyla her temasta cayır cayır yanan yaraları… Ama en çok gözyaşlarımı… Az önce akan yaşın yüzümdeki ilerleyişi gibi kayıp giden anlarımı… O esnada belirdi kapının kolu. Kırıktı. Ama iş görüyordu. Açtım ve karşıma üçüncü bir kapı çıktı. Bir öncekinin aynısı olan kapının tek farkı yenilenmiş oluşuydu. Kırıkları tamir edilmişti.
3.Bab: Alnımı bana bıraksınlar, hiç yalnızlık korkutmayan alnımı. (Cahit Zarifoğlu / İşaret Çocukları kitabından)
Okuduğumda beliren yazıyı, ilk kavuşmayı hatırladım. “Dur” deyişimi yalnızlığıma. Yalnız olmadığını hatırlatıp Allah’ı anmamı her gün… Tüm dünyayı sustururcasına iki elimi kulağıma doğru götürüşümü ve aldığım tekbiri… Kavuşmayı bekleyip sıkıca sarılan iki kişi gibi bir araya gelen ellerimi, kıyama kavuşan ayaklarımı, rükû ile sırtımdan dökülen günahlarımı, yüklerimi; kavmeye kavuşan bedenimi anımsadım. Dizlerimin ve alnımın secde ile kavuşmalarını, celseden secdeye geçerken seccadenin dışına dökülen günahlarımın ve yüklerimin uzaklaşmasını hanemden, her bir rekâta ferahlayarak başlamamı ve odadan çıkışımı, içimde ilk orucumu tutarken hissettiklerimi hissederek… Kapı kolu belirdi, burnuma gül kokuları gele gele girdim kapıdan ve karşıma beyaz bir kapı çıktı.
4.Bab: Kırgınım. Dünya kırgınlığımın farkında değil. (Tarık Tufan / Beni Onlara Verme)
Ah işte… Dünyanın kırgınlığımın farkında olmasına gerektiğine inandığım zamanlara götürdü bu beni. İlk kitabımı yazmaya o zamanlar başlamıştım. Yazmaya başlamak için bir meselesi olmalı insanın ne de olsa. Meselem insanlardı. İnsanların anlayışsızlığı idi.
Hatırladım işte. Niye açılmıyor kapı? Daha ne hatırlamamı istiyorsun benden? Tamam, tamam. Hatırladım.
Kendime olan kırgınlığımı iyileştirmeye çalışırken, insanlara olan kırgınlığım artıyor ve zarar veriyordu bana. Tek tek delikler açıyorlardı gemiye dönmüş yüreğimde. Su alıyordu yüreğim. Yetişemiyordum kapatmaya delikleri. İki elim iki ayağım vardı. Ama bir yardımcım daha vardı bu işi yaparken. Nasıl unutmuştum ben bunu? Kapı kolu belirdi. Bembeyaz kapının bir kısmı mauna dönüşüyordu. Yine belirdi bir yazı…
5.Bab: Hayatın uzağına düşmüş. Kitaplara sığınmış. Kötü mü? Kitaplar bazen insanlardan daha iyi dost oluyor. Ama hangi kitap bir insanın yerini tutabilir? (Mustafa Kutlu / Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı)
Kitaplar… Kafamdaki seslerle mücadelemde yardım eden arkadaşlarım. Yalnız anlarımda beni kurtaran halatlarım. Çevremi genişleten aracılarım. Hüseyin Hüsnü Şen, Anna Karenina, Feride, Rakım Efendi, Oblomov… Dostlardan birkaçını anımsadım şimdi. Ama onlar beni dinlemiyorlardı. Bunu da hatırladım. Gün sonunda kendimle kalıyordum yine. Kimse yoktu çünkü. Kapı kolu belirdi. Hayret, bu kadar çabuk olacağını düşünmüyordum. Karşıma çıkan kapı öncekine benzese de maundan yapılma kısımları artmıştı da. Özüne dönüyordu, hem de fazlasıyla. İki adet cümle vardı çünkü bu kapıda…
6.Bab: Hangi dost sadece acılardan öğün edinmiş arkadaşını besleyebilmek uğruna, dünyadaki her türlü sıkıntının takipçisi olur? (Fatma Barbarosoğlu / Gün Akşamsızdır)
Ah, kimselerin vakti yok. Durup ince şeyleri anlamaya (Gülten Akın / Kırmızı Karanfil kitabından)
Yakınma mı seziyorum bu cümlelerde? Haklılar da gerçi. Bana ilk kitabımı yazdıran, kitabı bırakın sadece yazdıran da bu yakınmalar değil miydi? Şaşırmamak lazım. Bende uzun süre böyle düşündüm. Çok yüksek sesle konuşan sesler de böyle diyordu çünkü. Sonra karşıma çıktı birisi. İnce şeyleri anlamaya vakti olan, beni beslemek için benim bile hoşlanmadığım ama bırakamadığım huylarıma sabreden biri bu. Terapide tanıştım onunla. Farklı şikayetlerimiz, ortak dertlerimiz var. Kıymeti anlatılamaz ki. Yeri apayrı. Kitaplar arasında özenle kurutulan bir gül gibi kıymetli çünkü. Kapıdaki iki cümleye de verilecek olumlu cevabım var onun sayesinde, ELHAMDÜLİLLAH… Koşarak geldi benim keşmekeşin hâkim olduğu sisli ve puslu zihin şehrime. Ağzı tuttuğu oruçlar, ettiği dualar, okuduğu sureler ve hadisler ile dolu üfledi ve dağıttı o sisi. Elinde kitaplardan oluşan bir baltayla tek tek o sesi çok çıkanları yok etti. Kaldırdı zihnimden. A bak… Onu hatırlamam ile kapının kolu belirdi ve artık tamamen mauna dönmüş başka bir kapı çıktı karşıma. Bu kapının kolu duruyordu sapasağlam…
7.Bab: İnsanın kavrayabileceğinden daha çok şey bilmesinin bir mutsuzluk olduğunu düşündüm. Bu bazen olgunluktur, ama olgunluk değilse, o zaman çöküştür. (Tezer Özlü / Eski Bahçe Eski Sevgi)
Her kapı, anımsatmaydı bana. Geçmiş geçmiş olabilirdi, anlar geçmiş olabilirdi ama o anların yol açtığı anılar tefekküre ve tevekküle sevk etmiyorsa, bunda bir sıkıntı vardı çünkü. Ama şunu da gösterdi bu kapılar: Her an yalnızca Allah’a hamd et. Elhamdülillah. Ne güzel bir yolculuktu bu…
Ama o esnada bir kapı daha belirdi karşımda. Bulutlar karardı, rüzgâr sertçe esmeye başladı. Beni uçup götürdü bir kapının önüne. Yine mi kapılar var karşımda? Kapının önünde birisi vardı. Bana sesleniyordu sanki. Yaklaştım, yaklaştım ve o esnada sesler kesildi. Yerimden fırlayarak uyandım. Yastık niyetine kullandığım kitaplardan birkaçı düştü. Etrafımdaki masada ders çalışan kişiler öfkeli gözlerle baktı bana. Mahcup bir şekilde ayağa kalktım ve bana seslenen kişinin Sadık olduğunu gördüm: ”Haydi, mescide. Yatsı okunuyor.”
Neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı, karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak… İsmet Özel’in bu sorusuna verecek cevabı heybeme koyan dostumla mescide gittim, arkamda ses çıkardığım için öfkeli yüzler bırakarak. Gördüğüm rüyayı düşündüm mescide yürürken. Şaşırmıştım bu rüyayı gördüğüme. Gerçi kütüphanede göreceğin rüya da bu olurdu! Niye şaşırıyorsam? Geçmiş geçmiş olabilirdi, anlar geçmiş olabilirdi ama o anların yol açtığı anılar tefekküre ve tevekküle sevk etmiyorsa, bunda bir sıkıntı vardır. Rüyamı doğru tahlil ettim mi acaba? Konuşalım bunu Sadık ile…
ODTÜ-Tarih bölümü öğrencisi
