25 Ekim 2024

Dino Buzzati & Tatar Çölü

Yazar: Tuğba KORKMAZ

Kitabın başlangıcında betimlemeler eşliğinde iki askerin sohbet ederek at üstünde gidişi, bana sanki o anda o satırlar arasında askerlerin yanındaymışım gibi bir his verdi. Muhteşem bir başlangıçtı. Görsel şöleni yazıya dökmek; dağlar, dereler, güneş, bulutlar, ağaçlar…. Böyle başlayan kitapları seviyorum. Okuru yanına alıp yola çıkan kitapları.

Bir kaleye adeta hapsolmuş gibi yaşayan askerler ve onların düz, sıradan, bayağı rutinleri can sıkıcı haliyle öyle bir ele alınmış ki evet okurken bu duyguyu çok net hissediyorsunuz; canınız sıkılıyor. Lakin yazar birden kalp ritminizi hızlandırıyor. Yıllarca beklenen düşman Tatar Çölü’nden gelmeye başlıyor. Karartılar, insanlar, eli silahlı birlikler derken o heyecan öyle bir artıyor ki birden kendinizi kalede albayın ağzından dökülecek bir çift kelamı beklerden buluyorsunuz. Bu kesinlikle büyük bir ustalık. Sıradan bir konuyu getirip öyle bir yere, öyle bir olaya dayandırıyor ki adeta uyuklayarak okuyan okuyucuyu gözleri fal taşı gibi açılmış bir hale geliyor.

Sonra bekleyişler… Derin, uzun, sonsuz bir bekleyiş. Hayatı ıskalayan, kof bir hayalin peşinde ömrü tüketecek kadar koyu bir bekleyiş. Lakin içinde daima kocaman bir umut taşıyan, yıllar geçse bile belkilerle süregelen bir bekleyiş. Ben sonlara doğru şunu anladım hayat ertelemeye gelmiyor, telafi etmek istediğinde zaman sana asla acımıyor koşar adım uzaklaşıyor. O yüzden bir şeyler yapmak istediğinde harekete geçmek,  aksiyon almak ve yolda olarak hayata dahil olmak önemli. Yolun kenarına geçip beklemek, bugünü yarına yarını diğer güne ulamak tam bir hayal kırıklığı. Ne demiş Efendiler Efendisi, “Yarıncılar helak oldu.” Çünkü yarınımızın olduğuna dair hiç bir garantimiz yok, öyle değil mi?… O yüzden eldeki zamanı en verimli, en güzel şekilde değerlendirmek bizim elimizde. Benim bu kitaptan kendime edindiğim ders budur.

Kitaptan en beğendiğim paragrafı alıntılayarak yazımı noktalayayım:

“Yine de zaman, gitgide daha hızlı bir biçimde akıp gidiyordu; sessiz ritmi yaşamı parçalara ayırıyor, insan geriye bir göz atmak için bile duramıyordu. ‘Dur!’ ‘Dur!’ diye bağırmak istiyor ama sonra bunun hiçbir yararı olmadığının farkına varıyordu. Her şey, insanlar, mevsimler, bulutlar, her şey kaçıp gidiyordu; insanın taşlara, bir kayanın tepesine asılması da yararsızdı, yorulan parmaklar gevşiyor, kollar, cansız bir şekilde düşüyor ve insan kendini bu çok yavaşlamış gibi görünen ama hiç durmayan ırmağa kapılmış buluveriyordu.”