17 Aralık 2024

An, Hafıza, Duygu ve Tarih

Yazar: Tuğba KORKMAZ

An, içinde yarım nefes aldığımız mikro düzeyde bir esinti. Hafıza, iyiyi ve kötüyü ayırt etmeksizin depolayan bir ambar. Duygu, görünmezlik ile maruf fakat bir o kadar da görünen bir şey. Tolstoy “İnsanın ne hissettiğini başkasına anlatması sahiden mümkün müdür?” diye sormuştur. Haklılık payı vardır zira duygular bir çerçeveye oturtulup izah edilemeyecek kadar soyuttur. Öte yandan duygular gözlemlenebilir bir şeydir. Bir misalle bunu müşahhas kılalım; yolda yürürken biri aniden takılıp yere düşer. Yüzünde belli belirsiz ifadeler vardır. Canı yanmış, utanmış, kendine öfkelenmiş, takıldığı taşa hayıflanmış vb. pek çok duyguyu yaşıyor olması ihtimal dahilindedir. Olaya şahit olan bir kişi bu durumu gülünç bulabilir, kahkahalarla gülebilir pek tabii. Bir başka tanık o can acısıyla hemhal olup müteessir olabilir. Bir başkası bunun sadece bir kaza olduğunu düşünüp gayet soğukkanlı bir tutum sergileyebilir. Peki bu vakıayı aktaran tarihçi düşen ve ona tanıklık edenlerin hallerini nasıl ele almalıdır. Her bir durum biriciklik arz ettiği ve oldukça soyut kaldığı için bu noktada objektiflik aramak mümkün müdür? Objektiflik tanımı burada bir miktar sekteye uğrayacak gibidir. İşin içine psikolojik alt yapısının izaha muhtaç olduğu meseleler dahil olacağından ve metin okuması yapılırken duygular ben burdayım demeyeceğinden durum karmaşık bir hale gelmektedir. Dolayısıyla duyguların edebi ve bilhassa tarihi metinlere yansıması biricikliğini muhafaza eder ve kendi sınırları içerisinde değerlendirilmesi gerekir. Gazel yazan bir şairle devlet kademesindeki bir tarihçi aynı olaya muhakkak farklı bakacaktır bu bize birinin doğru birinin yanlış olduğunu göstermez aksine daha fazla gelişime açık bir hal yaratır. Bütüncül bir çerçeve elde etmek bu durumda oldukça zorlaşmakla birlikte farklı yorum ve perspektifleri harmanlayarak biricik olayları yapboz gibi birleştirip büyük resmin “görmek/göstermek istediğimiz” kısmını ortaya koymak mümkündür.