1 Eylül 2025

An-1

Yazar: Yusuf Erkan HANCIOĞLU

Geçenlerde bir çeşme çizdim. Neden mi? Şehir içinde dolaşmayı severim. Kazadan beri sokağa çıkma korkumu çizim vesilesiyle yendim diyebilirim. Bir yapıyı çizince, gidiyorum ve anlatıyorum ona. Ne var ne yok, gözden hangi yapıları kaçırmışım, anlatıyorum ona. İstanbul, insana bunu da sağlayan bir şehir. Yürürsünüz bir sokakta, hiç ummadığınız bir yerden bir binek taşı çıkar mesela, veyahut bir çeşme etrafına çamaşır asılan. Evet evet, çamaşır. Çizdiğim o çeşmenin etrafında çamaşırlar asılıydı. Önüne sarı renkten bir çit yapılmış çeşmenin, sebebini anlayamadığım bir şekilde. Yaklaştım biraz çeşmeye. Musluğu yok. Çoğu taşı kırılmış, kimisi çatlamış, aralarından otlar fışkırıyor. Kitabesi ise okunmaz vaziyette. Belediye sanırım, kitabesinde ne yazdığını eklemiş yanına ama onu okuyan, anlayan var mıdır bilemem. Mihrişah Kadın’a aitmiş çeşme. Kim bu Mihrişah Kadın, bilemedim. Bildiğim tek bir Mihrişah var, o da ben. Bildiğim meçhul elbette. Kendimi bildiğimden şüpheliyim. Bence ben beni bilmiyorum. Çok uğraştım ama bilmiyorum. O günden beri de böyle. Bileceğimi sandım. Ancak bilemiyorum. Olmuyor. Yapamıyorum. Daha da karışığım. Sürekli bir ses, kısamıyorum. Eskisi gibi. Sürekli düşünüyorum. Eskisi gibi. Kalp kırıklıklarının arasından otlar fışkırıyor. Pişmanlıklarım sarıp sarmalıyor vücudumun her tarafını. Sağlam düşünme yetimin önüne sarı bir korkuluk inşa ediliyor. Teknemi kırıyorlar hiç düşünmeden. Su akıtamıyorum. Rahatlayamıyorum. Gelecek korkusu taşlarımı kırıyor, çamaşırlar asıyor. Yine yapabilir miyim? Yine o unvana sahip olabilir miyim?Bense bu zavallı çeşme gibi öyle duruyorum, biri beni fark eder mi ümidiyle…

Kendimden bahsetmemeliydim. Çeşme idi mevzumuz. İnternete yazdım kimmiş bu Mihrişah Kadın? Bir adet sonuç çıktı. III. Selim’in annesi. İyi de ona Valide Sultan falan demeleri gerekmez mi? Dizilerde öyle. Biraz daha bakındım. Bir tane daha varmış, o da III. Mustafa’nın annesi Emine Mihrişah Kadınefendi. Hayda! E hangisi bu çeşmeyi yaptırmış ki? Yapım tarihi hicri 1145 imiş. Telefondan bakıyorum ki bu tarih 1732-1733’e tekabül ediyor imiş. Emine Mihrişah Kadınefendi, 1732’de vefat etmiş. Mihrişah Sultan ise 1805’te vefat etmiş. O hâlde, bu çeşmeyi III. Selim’in annesi olan Mihrişah Valide Sultan yaptırmış. Adaşım. Vay be, diye geçirdim içimden. İsmimin, bir hanım sultanla aynı olduğundan bihaberdim. Neden koymuşlar bu ismi, onu da bilmiyorum. Belki de biliyorum. Kafamda çok fazla olay dönüyor. Çok fazla şey konuşuyor. Biliyorsam da, bilmiyorum. Kundera ne diyordu Bilmemek’te? Daha dün bitirdim. Her kelimesini ezberlemek istedim. Biri zihnime girmek istedi. ”Belleğin, iyi çalışması için hiç durmadan alıştırma yapmaya ihtiyacının duyduğu hesaba katılırsa, bu ilginç çelişki anlaşılabilir: Eğer anılar dostlar arasında defalarca ve tekrar tekrar anılmazsa, uçup gider.” Benimkiler hep uçup gitmiş. Kalıcı bir anı biriktirememişim. Anları anılara nasıl çevirebilirim, bir fikrim yok. Bir anın anı olması için eskimesi mi gerekiyor illa? İsmimin koyulduğu an bir anı mı artık? Veyahut çoğu şeyin eskisi gibi olmaması, o da mı bir anı? Bilmiyorum. Bilemiyorum. 

…

Yine uyuyamadığım bir gece sonrası sabahı sabah ettim.  Rüyamda yine onu gördüm. Kabus demeliyim daha doğrusu. Küçücük. O gün o kadar da küçük değildi halbuki. Beraber el ele tutuşmuş, dondurma yemeye gidiyorduk. O ana dair tek anımsadığım, yayalara yeşil ışığı görmem. Sonrası kapkaranlık. Bir trafik canavarının bizi kaldırıma fırlatmasıyla oluşan karanlık. Ben komada kalmışım. Onun vefat ettiğinden habersiz. Uyandıktan çok sonra öğrendim. O günden beri, erken kalkma alışkanlığım kayboldu gitti. Erken uyansam da gözümü kapatıyorum hemen tekrar uyuyayım diye. Gün bitiyor böylece çabucak. Her köşede onun çizdiği bir resmi, onun bir oyuncağının parçasını görmek canımı yakıyordu. ”At gitsin, bir ihtiyacı olana ver.” diyorlardı. Kolay mı sanıyorlardı? Şımarıklık ettiğimi sanıyorlardı orası kesin. İlgi çekmek hoşuna gidiyor, diyen bile oldu. Her daim aklımda bir soru, ”Ben şimdi ne yapacağım?”

Bu gece de yine uyuyamadım. Gözlerimi kapatmaya korktum. Onu rüyamda görmeyi seviyorum aslında. Ama bu seferki bir başkaydı. Bana bakıyordu. Gözleriyle ruhumun kayıp azalarını hatırlatıyordu. Yalnız olmadığımı hatırlatıyordu. Ve ayıplar gibi bakıyordu bana. Hiç konuşmadı. Bu hâlim mi onu rahatsız etti? Bana sanki bir şey söylüyordu ama. Hatırlatmaya mı çalışıyordu? Ama seneler sonra niye şimdi? Uyandığımda her yer ter içindeydi. Kalbimin atışını kulaklarımın içinde hissediyordum. Güneş doğmak üzereydi.

Bir deniz havası almak iyi gelir. Hiç üşenmedim. Toplu taşımayla Üsküdar’a gidip oradan vapura binmeye karar verdim. Herkes, en iyi manzarayı görebileceği bir yere koşmaya çalışıyor. Ben arkada kalıyorum. Bu kadar acele etmeye ne gerek var? Ne geldiyse başımıza hep bu acelecilikten gelmiyor mu zaten? Anı yaşayamıyoruz, tadını çıkaramıyoruz. Hızlıca konuşup bitsin istiyoruz her şey. Hızlıca varmak istiyoruz, ve gideceğimiz yolu bilmeden. Hız, hız, hız. 

Eminönü’de, daha vapur yanaşmadan inenlere inat en son indim. Doğruca tramvaya ilerledim ve Eyüp’te indim. Nasıl oldu bu, bilmiyorum. Vapurdan inip yürürken, tramvayın boş beklediğini gördüm. Ve içine geçip oturdum. Eyüp’te inesim geldi. Yürüyüşümü sürdürdüm. Etrafta bir sürü yapı var, ama neler bunlar bir fikrim yok. En son, görkemli bir yapı gördüm.  Kafesli pencereli bir şey. Sebildi galiba. İki yanında çeşme var. Tam çizmelik. Onun ilerisinde de bir başka bir şey. İçine girdim, bir türbe vardı. Bir de ne göreyim! Mihrişah Sultan’ın türbesine gelmişim! Yine telefonu aldım elime. Meğer, ilk gördüğüm Mihrişah Sultan’ın yaptırdığı sebil imiş. Türbesi ise, onun yaptırdığı imarethaneye aitmiş. Biraz daha araştırdım. İstanbul’da cami, mevlevihane… neler neler yaptırmış. Ve benim bunların hiçbirinden haberim yok. Adını taşıdığım kadından habersizim. Adım niye Mihrişah, bir fikrim yok. Artık ‘anne’ diyen de yok bana. Kimsenin eşi değilim, arkadaşı değilim. Tekrar olabilir mi bunlar, onu da bilmiyorum. Destek göreceğimi düşündüğüm herkes beni suçladı. Kafamdaki suçlamalara yenilerini eklediler. Tek yoldaşım, rüyalarımdı. Rüyalarıma girmesini beklediğim günler… Ama bu gece gördüğüm rüya. Ne hatırlatıyordu bana? Ne demeye çalışıyordu? 

O esnada Eyüp Sultan’ın minarelerinden ezan okunmaya başlandı. Bana, o gün öncesinde ezanı duyunca çok mutlu olduğunu söylemişti. Ben gülümsemiştim. Ne anlama geldiğini de düşünmemiştim. Bana hatırlatmaya çalıştığı şey bu muydu? Kimsenin bir ‘şeyi’ değilim. Ancak, Allah’ın kuluyum. Peki O’na lâyık bir kul muyum? 

Ne yapacağım ben, kafam iyice karıştı. Doğru düşünemiyorum. En iyisi eve dönmek. Ancak tam eve giderken, birçok türbenin önünden geçerken, ayaklarım civarda beni bir kitapçıya sokuyor. Hacca gitmiş ve bana Telbiye okuyan deve getirmiş babaannemin kokusunun burnuma geldiği bir yer. Giriyorum içine. Bir ilmihal kitabı gözüme çarpıyor. Karıştırıyorum. Hemen yakınında bir Kur’an. Evde var mıydı, hatırlamıyorum. İkisini almaya karar veriyorum. Dinin ne olduğu yazıyor ilmihalin içinde. Direkt cevap veremiyorum. İsmimin anlamını sorarlar bazen. Cevap veremiyorum. Bana bunları mı hatırlatıyordu? Dönüşte onu da ziyaret edeyim. Bir de dondurma.