Bensizlik ve Aidiyet
Şu sıralar yazdıklarımı okurken fark ettim de bilincimin idrak ettiği koskoca 10 yılda hiç mutlu bir anım olmamış. Olma ihtimali anılardan da ben korkmuşum. Acaba hayat neden bu iyi anıyı bana yaşatacak, diye sorgulamışım… Hemen ardından üzüleceğim bir anı beklemişim. Beklediğimden midir bilmem, gerçekten de hemen ardına bir kötü anı yazmışım. Galiba felaket tellalı gibi bütün kötü olayları üzerime çektim. Halbuki ben bütün olayların başıma getireceği ihtimalleri düşünürdüm; başıma hemen geleceğini tahmin edememişim. Birkaç arkadaşım “Öyle düşünme, olur.” derdi hep. Ben yalnızca her ihtimali düşünüyorum, derdim. Öyle bir kader ki arkadaşlarımı haklı çıkardı; düşündüğüm ya da korktuğum her şey başıma geldi. Peki sorarım size, bu kader beni neden haklı çıkarmıyor? Neden bana da geriye dönüp baktığımda gülümseyeceğim anılar yaşatmıyor? Bu yazıyı okurken belki de bana şu soruyu soruyor olabilirsiniz: İyi bir anı hiç mi yaşamadın?
Hemen açıklayayım. Bana göre iyi bir anı geriye dönüp baktığımda ya da eskileri yâd ettiğimde yüzümü gülümsetmesidir. Oysa ben her eskiyi ve şimdiki zamanı düşündüğümde odasında, kenarda oturup ağlayan bir kız çocuğu görüyorum.
Bence siz de düşünün. Belki de benimle aynı durumdasınızdır… Umarım değilsinizdir, çünkü yaşadığım 18 yılda aidiyet ve mutluluk kavramlarını açıklayamayacak haldeyim.
