30 Temmuz 2022

Bir Dönüş Hikâyesi

Yazar: Dilan ÇELİKER

‘’TK1322’’ sefer sayılı uçak için anonslar başlamıştı. İlk anons dikkatini çekmedi bile çünkü daha uçağın kalkmasına çok vardı. Hem sadece uçağa binmesi kalmıştı, havaalanındaki her işlemini yaptırmıştı ve son beş dakika olsa dahi yetişebileceğinin farkındaydı. Ama bir eksiklik hissediyordu kalbinin bir köşesinde. Sanki “gitme” diyordu içinden bir ses.

“Gitme. Bıraktığın gibi değil oralar.”

Özlemişti; nefret ediyorum, bıktım dediği ne varsa hepsini. Üstelik sanki beş yıldır başka bir hayatı yaşıyor gibiydi Bologna’da. Şimdi gerçek hayatına gidişinin bileti elindeydi ama gitmek istemiyordu. Korkuyordu gitmekten. Havaalanının penceresinden son kez her yeri görmek için hızlı hızlı etrafa bakındı. Beynine kazımak istiyordu sanki her yeri. Beş yıl önce Ankara’da uçağın saatini beklerken de aynı şeyi yapmıştı. Son kez Ankara’yı izlemek istemişti Esenboğa’nın penceresinden. Şimdi bütün hatıralarında o pencereden baktığı Ankara’yı hatırlıyordu. İçinde neler değişmiştir kim bilir diye geçirdi aklından. O sırada son anonsun yapıldığını duydu. Son bir kez etrafa bakıp uçağın giriş kapısına yöneldi. Gidiyordu gerçekten. Hep bir hayalmiş gibi gelen o an gerçekti. Elindeki bilet sanki bütün gücüyle uçağa doğru çekiyordu ve tüm gücünü kullanmasına karşın engel olamıyordu. Bileti kontrol edilirken “Bir aksilik çıksa şimdi” dedi içinden. Çıkamazdı. Şu ana kadar zaten bir sürü kontrolden geçmişti ama yine de “Belki birinin gözünden bir şey kaçmıştır, şimdi fark edilir” dedi ama nafile. Hostes bütün içten gülümsemesiyle welcome diyordu. Koltuğuna doğru ilerlerken içinden “Hoş geldim bütün arkamda bıraktıklarım” dedi. Uçak hareket etmişti. Kalkmasın bu uçak, diye içinden pilota gidip yalvarmak geçti çünkü kendini yüzleşmeye hazır hissetmemişti o an. Hazır değildi beş yıl boyunca kaçtığı bütün her şeyle yüzleşmeye. Ama artık çok geçti; uçak kalkmıştı. Yaklaşık üç saatlik yolculuğun sonuna gelinmişti. Kaptan pilot son konuşmasını yaptı ardından da kemer anonsu yapıldı. Oturduğu koltuğun hemen yanındaki o minicik uçak penceresinden sanki tüm Türkiye’yi görecekmiş gibi bir hevesle baktı ancak tek görebildiği İstanbul’du. Garip bir şekilde bütün hayatı boyunca toplasa 2 ay bile geçirmediği İstanbul’u bile özlemiş gibiydi. Valizlerini alıp çıkış kapısına doğru ilerlerken etrafına bakındı. Bir an bütün sevdiklerini karşısında ona gülümserken görmek istedi. Bu duygusunu etrafında gördüğü duygu şölenleri tetiklemeye devam ediyordu ancak kimseye haber vermemişti. Hava alanından bir araba kiralayıp Ankara’ya tek başına yolculuk yapmak istemişti. İstanbul’daki akrabalarına bile uğramadan direkt Ankara’ya geçmek istemişti o yüzden de kimseye geliyorum ben dememişti. Çok kızacaklardı büyük olasılıkla ama olsun bu yolculuğu tek başına yapmalıydı. Rent Car’dan bir araba kiraladı ve yola çıktı. Yol boyu ilk nereye gitmesi gerektiğini düşünüyordu. Kim bilir annesiyle babası bir anda karşılarında görünce nasıl sevineceklerdi. Her konuştuklarında o özlemi hissetmişti. Belki konuşma sırasında değil ama kapatınca ikisinin de ağladığını biliyordu. Ya da önce arkadaşlarını mı aramalıydı. Henüz açmamıştı telefonunu ama açıp ben geldim toplanın diyebilirdi. Biliyordu ki ne işleri varsa bırakıp yarı yola kadar karşılamaya bile gelebilirlerdi. Bunları düşünerek bütün bir İstanbul-Ankara yolunu gelmişti. Aslında tam olarak ne düşündüğünü bile bilmiyordu. O meşhur Ankara kapısını gördüğünde gerçekten geldiğini hissetti ve belki de Bologna’da uçağa bindikten sonra ilk defa nefes aldı. Yolu bulabilecek miydi? Ne kadarını aklında tutabilmişti? O an fark etti ki sanki asırlardır gelmiyormuş gibiydi Ankara’ya. Oysa sadece beş yıl olmuştu. Dolu dolu yaşanmış bir beş yıl. Ne çok şey biriktirmişti anlatacak. Kalbine o an bir kuşku düştü. Dinleyen bulabilecek miydi bütün olup biteni? Mahalleye doğru yaklaşmaktaydı. Yaklaştıkça sanki geride bıraktıkları birer birer beynindeki yerlerini alıyorlardı. Okuduğu lisenin önünden geçti arabayla ufak bir tebessüm vardı yüzünde o an. “Şimdi olsa” dedi, “Şimdi olsa o kavgaları, kırgınlıkları bu kadar takmazdım. Bu kadar onlarla debelenmezdim. Garip; benim böyle düşünmemi sağlayan o yaşadıklarımdı, şimdi bir keşke oldular.” Uzun bir süre keşkesiz bir hayat felsefesine inanmış bir kişinin bile keşkelerinin olacağını, hayat her defasında ona öğretmişti. Lisedeyken ne çok beklentisi olmuştu hayattan. İyi bir gelecek, güzel arkadaşlıklar, rahat bir hayat… Bir tarafı buruk başlamıştı liseye. Belki de hiçbir şey bilmeyen ama çok şey bildiğini zanneden bir kızken hayattan bunları beklemek acımasızca gelmemişti ona. Üstelik hayatın bunu ona borçlu olduğunu düşünüyordu o zamanlar. Hayat ona borçlu muydu gerçekten emin değildi ama beklentilerinin olması için attığı adımlar bir şekilde onu farklı yollara götürmüştü. Aslında o zamanki hiçbir beklentisini de hayat tam olarak ona sırf bu yüzden sunamamıştı. Şimdi bakınca lisedeyken suçladığı hayat gerçekten suçlu değildi. Asıl suçlunun kendi olduğunu öğreneli çok olmuştu. Lisede güzel günleri de olmuştu. En önemlisi kalbiyle midesini birlikte çalıştıran ve beynini etkisiz hale getiren o duyguları ilk kez lisede yaşamıştı. Aşk mıydı gerçekten lisede yaşadığı? Lisedeki o kıza sorarsanız evet aşktı ama çok sonraları sadece hoşlanma olduğunu anlayabilmişti. Olsun, dedi o duygularla. İlk aşkı(!) için ölürüm dediği zamanlara çok şey borçluydu. Üstelik keşkesiz yaşayacağım diye içinde uhde kalmaması için çok çaba harcamıştı o zamanlar. Şimdi bakınca aslında o küçücük şeyler bile yaşadığının göstergesiydi. Birden ani bir fren yaptı. O binanın önünde durmuştu. Ne gerek vardı şimdi böyle bir duygusallığa? Ama geçip gidememişti o binanın önünden. Sahi niye bu yolu seçmişti ki eve gitmek için? Ayaklarına beyni müdahale edemiyordu. Hadi artık basın gaz pedalına gidelim, diye haykırıyordu içinden ama ayakları iyi bir direniş gösteriyordu bu haykırışa. Arabadan indi. Binanın giriş kapısına kadar yürüdü. Sanki ayakları ona “Evin burasıydı, hatırla!” der gibi davranıyordu. 14 sene olmuştu bu binanın kapısından girmeyeli. Donmuş bir halde duruyordu kapının orada. O içeri gir diyen ayakları bir anda susmuşlardı. Onlar da donmuştu vücudunun geri kalanıyla birlikte. Acaba kim oturuyordu o evde? Kimlerin kahkahaları gözyaşlarına karışıyordu. Zile bassa tanrı misafiriyim dese girse içeri sanki içindeki o eksiklik geçecekti. Kalbindeki o eksiklik bu evde gizlenmişti ve şimdi bir zile basmasıyla tamamlanabilirdi. “Kendine gel” dedi içinden. “Bir filmin içinde değilsin sen. O kapıyı çalsan bile seni içeri almazlar. Üstelik ne diyeceksin insanlara?” Derin bir nefesle arkasını döndü kapıya. Tam gidecekti ki biri seslendi arkasından. “4 numaraya bakmaya mı geldiniz?” diyordu. Çok eskilerden tanıdık bir sesti bu. Gerisin geri döndü ve “evet” dedi. Cevap verirken sesin sahibini de tanımıştı. Ev sahiplerinin geliniydi. Ne kadar yaşlanmıştı. Yıllar hiç acımamıştı gerçekten ona. Bir an acaba beni tanıdı mı diye telaşlandı. Hayır deyip gitmek istedi ama karşısındaki kadın tanımamıştı belli. Tanısa sorardı. Sorar mıydı gerçekten ondan emin bile değildi ama emin olduğu bir şey vardı, o da hayattaki şansı. İçinden bir yerden bu evi görmeyi çok istediğini evrene yollamış olsa gerekti. Şimdi kiracı gibi girip bakabilirdi içeri. Gerçi kiralık mı satılık mı onu bile sormamıştı. Bir önemi de yoktu zaten. O sıra “Gelin hadi içeri bakın. Biraz eski bir ev ama güzeldir.” dedi kadın. İstemsizce güldü. Türkiye’ye adım atar atmaz geldiği ilk yerin burası olması komik gelmişti. Ev sahibesi yanlış anlamış olacak ki bu gülüşü, kaşlarını çattı. “Evli misiniz, çocuk var mı, kimle kalacaksınız bu evde?” diye ahiret soruları da kaşlarla birlikte gelmeye başlamıştı. Doğru ya! Namusun hala iki bacak arasında olduğuna inananlardandı ev sahipleri. Gerçi görümcesi farklıydı. Onunla ilgili söylenen dedikoduları anımsadı. Hayat kadını bile diyen vardı. Akşam, herkesin eve dönüş saati, bir taksiye binip giderdi. Kısacık bir elbise olurdu üzerinde. Çok görmemişti onu ama vücudunu hatırlıyordu. Uzun, kalıplı bir kadındı. Bu aileden olduğuna inanmak gerçekten çok güçtü. Hacı bir anne ve babanın öyle bir kızı olması hayatın tezatlığıydı. Bunları düşünürken yüzündeki gülümsemesine engel olamamış olacak ki ev sahibesi iyice sinirlenmeye başlamıştı. Sahi neydi bu karşısında duran sinirli kadının adı? Biraz zorlasa bulabilirdi beyninin bir köşesinde. Evet düşün, düşün… Ah işte tamam, Hatice. Tabi ya Hatice Teyze. Mahallenin en zengin hacılarının gelini. Yıllarca o yaşlı insanlara bakmıştı. Mahallelinin dedikodusundan da nasibini alırdı Hatice Teyze. Çok iyi bakmadığı, eziyet ettiği söylenirdi asıl ev sahibimize. Hep bir sert tavırla dolaşırdı ki hala yüzünde o sert tavra sahipti. Pardon. Yoldan geldim, biraz yorgunum. Tabii girelim içeri, dedi Hatice Teyze’ye. Her bir köşesini karşısındakinden daha iyi bildiği evi dinliyordu. “Tuvalet, banyo burada. Bir oda bağımsız. Ama iki oda daha var. Mutfak biraz küçük ama kullanışlı. Gelin salona geçelim, diğer odalara oradan geçeceğiz. Odalar çok da küçük değil. Sahi kaç kişi kalacaktınız bu evde…” Böyle uzayıp giden cümleler kurarak evi dolaştırıyordu Hatice Teyze. Tepki veremiyordu evi dolaşırken. Her saniye başka bir anı gözünün önüne geliyordu. Bir film sahnesini andıran bu anı yaşıyor muyum ben? diye soruyordu kendine. Bunu düşünürken ağzından “Müsaade etseniz, ben bi tek başıma dolaşsam ayıp olur mu size?” deyiverdi. Hatice Teyze biraz şaşkın ama bu cümleden ‘Beğendi evi’ çıkarımında da bulunarak “Tabii kızım, ben binanın önündeyim. Sen kapıyı çek gel. Konuşuruz geri kalanını” dedi ve evden çıktı. Aslında Hatice Teyze’nin söylediklerini tam anlamamıştı ama böyle bir şeyler demiş olsa gerek diye düşündü. Eve girdiği andan beri tekrar nefes almayı unutmuştu. Kalp atış sesini duyuyordu. Bu kadar hızlı atması normal miydi? İstemsizce kendini balkona attı. Küçücük o balkona nasıl sığdıklarını, nasıl mutlu olduklarını hatırlıyordu. Karşı binadan annesinin seslenişleri kulağına geliyordu. Hava almak için anneannesi ile çıktıkları balkon, anıları gibi eskimişti. En ufak bir sarsıntıda yıkılabilirmiş gibi geldi. Bu ev eskirken o büyümüştü. İçinde hiç kapanmayacak o yarayla büyümüştü. Şimdi de iyice derinleştiriyordu yarasını. Hava kararmaya başlamıştı. Heyecanlandığını hissetti. Görebilecek miydi acaba yıldızını. Küçükken dertleştiği o yıldızı görebilecek miydi? Hep o yıldız gibi parlamak istemişti. Bu sefer onunla yüzleşmeye hazır değilmiş gibi hissediyordu. Yüzleşirse boşa geçmiş yılları fark edecekti sanki. Hızlıca içeri girdi. Evden bir an önce çıkmak istedi o an. Tam çıkarken eskiden boydan aynanın asılı olduğu duvara gözü ilişti. Odayla mutfak kapısının arasında kalan 50 cm’lik bir genişliğe sahip bir duvardı. Saatlerini bu duvarın önünde geçirirdi. Neler neler anlatmıştı bu duvara. Kendi gözlerinin içine bakarak gerçekleri söyleyebilme cesaretini bu duvarın karşısında öğretmişti kendine. Bazen, zamanında dile getiremediklerini bu duvarda asılı 90’lardan kalma kenarları bordo metal bir çerçeveye alınmış aynanın önünde ağlaya ağlaya söylerdi. İçimde kalmasın kalırsa dert olacak bana. Kimseye anlatamazsam aynadaki bana anlatırım, derdi. İyi mi yaptı kötü mü yaptı bilmiyordu hala. Evcilik oynardı bu ayna karşısında. Hayaller de kurardı; en çok büyüdüğü zamanları hayal ederdi. Kendini büyümüş olarak düşünerek konuşurdu. Şunları yaptım, bunları yapacağım, en iyisi olacağım, mutlu olacağım, derdi. MUTLU OLACAĞIM…. Olmuş muydu o küçük kız çocuğunun istediği kadar? O hep gitmek istemişti. Bu ayna karşısında kaç kere yolculuğa çıkışının provasını yapmıştı. Kaç kere o yolculukları hayal etmişti. Bavullarını nasıl sığdıracağını bile düşünürdü. O zamandan her şeyi planlaması gerektiğine inandırıyordu kendini. Elbette dönüşlerini de hayal etmişti. Çoğunda bir tabutun içinde dönerim herhalde demişti. O kadar çok yolculuk yapmak istemişti. Duvarda küçüklüğünü gördü; gülümseyerek bakan o kız çocuğunu. Umutları, hayalleri olan o kız çocuğu ne kadar da her şeyi yapabileceğine inanarak gülümsüyordu. Biliyordu, bu gülümsemenin ardında dünyayı bile kurtarabilirim gücünün hissi vardı. O gücü şimdi hissedebilse belki daha kolay olabilirdi. Sonra birden büyüdü o kız duvarda. O gücün ne zaman yok olduğunu o an fark etti. Dünyayı kurtarabilecek güç anneannesiydi onun için. Onu kaybettiğini anladığında yine bu duvarın karşısında, gözlerinin içine bakarak gerçeği söylemeye çalışıyordu kendine. Kendine o cümleleri söylediğinden beri bu dünyada hep eksikti, hep yalnız hissetmişti kendini. Çok kalabalık ve bir o kadar da yalnız. Duvar bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibiydi. “Unutma” diyordu aslında. “Her anını, her sözünü unutma. Nereye gidersen git, bize döneceksin. Bir duvar sana bütün her şeyi hatırlatacak olan.” Neden benim anılarımı sakladın, diye duvarı bile suçlayası vardı. “Bizden sonra bir sürü insan yaşadı bu evde. Neden, neden bu anılar? Neden beni buraya tekrar sürükledin?” Kendi de biliyordu aslında onu buraya sürükleyen bu duvar değildi. Kaçabilmek için bambaşka bir ülkeye gittiği anılarıydı. Kopamamıştı onlardan, en çok onları özlemişti. Anılarıyla yaşamayı. Aile evinden balkona çıkıp bu evin ışıkları yanıyor mu diye bakmayı bile özlemişti. Bu ev yaşarsa anıları da yaşıyormuş gibi hissetmeyi özlemişti. Koşar adımlarla çıktı evden. Binanın önünde Hatice Teyze bekliyordu onu ama yüzüne bile bakmadan arabaya ilerdi. Arkasından “N’oldu? Kirayı konuşacaktık kızım. Buradayım ben!” diye bağırıyordu. Galiba birkaç kez de hakaret etmişti Hatice Teyze. Duymazdan geldi hepsini ve arabaya bindi. Nefes almaya çalışarak devam etti. Ailesinin yaşadığı binanın önüne arabayı park etti. Hala nefes alamıyordu. Binanın önünde kadınların oturduğunu arabayı park ederken görmüştü. İnince aralarında annesini aradı. Annesi bir çığlık atmasıyla yerini belli etmişti bile. Koşarak gitti annesinin yanına öyle bir sarıldı ki hayatında bunun bir ilk olduğunu anımsadı. Daha önce hiç annesine bu denli içine sokmak istercesine sarılmamıştı. Ama zaman geçtikçe anneannesine benzemişti annesi. Oysa görüntülü konuşurken bunu hiç fark etmemişti. Sarılırken bir an anneannesine sarılıyormuş gibi hissetti. İstemsizce tuttuğu gözyaşları aktı o sarılmada. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu annesinin kollarında. Ne kadar olmuştu kendini bu denli bırakmayalı? En son ne zaman hıçkırarak ağlamıştı hatırlamıyordu bile. Sadece ait olduğu yerde olduğunu hissediyordu. Yoruldum anne, diye döküldü bu düşüncelerin hepsi ağzından.