26 Mart 2023

Diriliş Çağı

Yazar: Erva Esma GÜLER

Kendimi en iyi hissettiğim yere attım; sahile. Hiçbir zaman “niye”sini sorgulamadım. Ancak sebebini yaradanın yaratılandaki tesirini en açıkça gördüğüm yer olarak nitelendirebilirim.

Dalga sesindeki huşu… Hep O’nu hatırlatıyor.

Elimde her zamanki gibi bir dolu kitap vardı. Kollarıma giren ağrı sebebiyle daha fazla dayanamayacağımı fark ederek onları önümdeki banka koydum ve yanlarına oturdum.

Onlar benim tek dostlarımdı. Diriliş dostlarımdı. Ben onlara hesap sormaya giderken onlar beni kendilerinde diriltmişti. Bu durumu bir uygara anlatmaya çalışsam anlamayacaktı. Ya da anlamak istemeyecekti. O yüzden kimseye içimdeki ateşi açmıyordum. Sadece ve sadece yazıyordum. Bir gönüle dokunabilmek hevesiyle…

Vakit seherdi. Uygarlar henüz buralara korna sesleriyle çıkmamışlardı. Kimse Allah’ın bizlere verdiği tefekkür inancını yok edebilme gayreti içerisine girmemişti.

Bu vakit ibnü’l vakti benim için. En hüsnâ zaman…

Önümde upuzun bir yol vardı. Kimsenin göremeyeceği, tahlil yahut tasavvur edemeyeceği bir yol. Korkuyordum. Diğer yandan ümit de ediyordum. Terazime uzaktan baktığımda eşit gibi görünüyordu. Zaten benden istenen de buydu. “Müslüman korku ile ümit arasında olmalıdır.”

Dalga seslerine martı sesleri de karışınca uygar vaktinin geldiğini anladım. Olamaz! Hemen buradan kaçmalıydım. Aksi takdirde yapacaklarım herkese zarar verirdi. Yine kaçmayı tercih etmiştim.

Kapalıçarşı’daki Sahaf Amentü’ye girdim. Burası benim için ayrı bir öneme sahipti. Uygar vakti gelince buraya sığınır, uygar vakti gidince sahile koşardım.

İskemleyi çekip kitaplarımı üstüne koydum. Onları yanımdan ayıramıyordum. Çünkü ayırınca nefesim kesiliyormuş gibi oluyordu. Artık ben onlar olmuştum, onlar da ben…

Bugün sahafta farklı bir hava vardı. Kitap raflarına bakarken arkadan Ahmet Bey çıktı.

Ahmet Bey sahafın sahibi idi. Çok fazla uğramazdı buralara. Arada bir gelir etrafı kolaçan eder ve giderdi. Asıl sahafı çekip çeviren başka biri vardı. Ve o biri benim hayatımı da çekip çeviriyordu. Aslında herkesin hayatına dokunuyordu ancak kimse farkında değildi.

-Ooo Deli Mücahid, hoş geldin, dedi.

-Hoş bulduk, dedim.

Ahmet Bey başıyla selam verip çıktı.

Dükkânı çekip çeviren o kişinin ismini zikretmeye dahi hayâ ediyordum. Saygısızlık gibi geliyordu. Sadece hocam diyordum. O da bana evlat diyordu. Beni hep evladı gibi sevdiğini söylüyordu.

Ben düşüncelere dalmışken sesi irkilmeme sebep olmuştu.

-“Evlat, hoş geldin!” dedi o güzel gülümsemesiyle.

-Hoş buldum hocam, hoş…

Sahafın arka tarafındaki küçük odada oturmuştu. Beni izliyordu. Yüzünde anlamlandıramadığım bir ifade vardı.

-Seninle bir geziye çıkacağız, dedi.

Şaşırmıştım. Hiç böyle bir şey beklemiyordum. Çünkü hocam değil geziye çıkmak, bu sahaftan dahi ayrılmazdı.

-Af buyurun hocam, merak ettim. Bu ne gezisi olacak?

-Şu an vakti değil evlat, vakti değil.

***

Vakti değil… Üç gündür bu sözü düşünüyordum. Kime göre vakit, neye göre vakitti bu. Ne zaman hasıl olacaktı?

Beynimin derinliklerinde öyle büyük bir sorgulama içine girmiştim ki hocamın seslendiğini ancak birkaç dakika sonra idrak edebilmiştim.

-Vakit, evlat. Vakit geldi.

Dediği şeyi duyunca beynimden vurulmuşa döndüm. Bu kadar hızlı olacağını tahmin etmemiştim.

Hocam üstüne kalın bir şeyler aldı ve sırtıma hafif bir şekilde vurdu:

-Hadi evlat!

Yavaşça ayağa kalkarak sahaftan dışarı çıktım.

– “Nereye gidiyorsun?” deyince şaşırdım.

-Hocam yolculuğa çıkmıyor muyuz?

-Hele bir dur bakalım evlat. Önce kendi içindeki yolculuğunu tamamlamalısın. Ben bunun için sana yardım edeceğim ama asıl işi sen yapacaksın. Dirilişini tamamladıktan sonra kendi celladına dahi diriltmeyi öğreteceksin.

Hocamın sözleri beni kendime getirmişti. Ben ne yapıyordum? Herkesten, her şeyden nefret eder olmuş; hayatımı sadece kitaplardan ibaret kılmıştım. Ama bu, bu olması gereken değildi.

Olması gereken yoldaş bulup yola revan olmaktı. Yolda olmaktı.

Ben korkuyordum. Bu zamana kadar hep kaçarak yaşadım gördüğüm yanlışlardan. Hep söylemek yerine susmayı, hakikati haykırmak yerine bâtıla göz yummayı seçtim.

Şu an bu düşündüklerim…

Evet.

Hocamın bana yaptırmak istedikleriydi. Ve başarmıştı. Kendi içimde büyük bir hesaplaşmaya gitmiş ve her şeyi ölçüp tartmıştım. Artık yeniden dirilme vaktiydi. Ve yeniden diriltme…

Kafamı kaldırdığımda hocam tebessümle beni izliyordu.

-Başardın evlat. Şimdi çıkabiliriz, dedi.

O da sahaftan çıktı ve kapıyı kilitledi.

Uygar vaktinin en yoğun olduğu zamanlardı. Ve benim bu saatlerde dışarıda bulunmam mucize gibi bir şeydi. Ama artık farkındaydım; her şeyin farkındaydım.

Hocamla usul usul yürümeye başladık. Bir yere doğru bakıyordu, hayranlıkla. Ben de bakışlarını takip ederek kafamı oraya doğru çevirdim. Hilâl vardı gökyüzünde… Manalı manalı bize selam ediyordu sevgiliden. Biz de selamını aldık.

-Güzelliklerden nasıl da kaçtığını görüyor musun evlat? Sadece kötülükle bezenen hiçbir yer yoktur. Orada mutlaka iyilikler de vardır. Güzel bakan güzel görür. Güzel gören güzel düşünür. Ne demiş Mevlana:

“İnsanı ateş değil, kendi gafleti yakar.

Herkeste kusur görür, kendisine kör bakar.

Neye nasıl bakarsan, o da sana öyle bakar.”

-Sanırım ben gördüm hocam. Gördüm…

-Orada dur bakalım, daha yeni başlıyoruz.

Hocamla beraber yürümeye devam ettik. Onun yanında çok farklı hissediyordum. Bana tuhaf bir şeyler oluyordu. Ama bu tuhaflık rahatsız olduğum bir tuhaflık değildi. Tam tersine huzur veriyordu.

Bu düşüncelere dalmışken Şehzadebaşı Camii’ne geldiğimizi yeni fark edebilmiştim.

-Evet evlat, yeni hayatının ilk günü bugün. Keyfini çıkar. Daha gidilecek çok yolumuz var.

Yola nereden başlanır biliyor musun?

-Nereden hocam?

-Sevgilinin huzurundan evlat, dedi.

Ve caminin içine girdi. Ben de onu takip ettim.

Yatsı ezanı okunmaya başladı.

Hocam vakarla oturdu yere. Ben de hemen yanına oturdum.

Gözlerini kapattı ve ezanı dinlemeye başladı. Öyle mutlu görünüyordu ki. Ben de onun kadar mutlu olmak istedim ve yaptıklarını aynen tekrarladım.

Ezan bittikten sonra safa geçtik ve namaza durduk.

Namazı kıldık ve camiden çıktık.

Caminin avlusunda çıkışa doğru ilerlerken hocam bir anda durdu. Tabii ben de onunla birlikte durdum.

-Evlat, sen bu yola kiminle çıktın?

-Sizinle çıktım hocam.

Tebessümle başını öne eğdi.

-Hayır. Sen bu yola yalnız çıktın evlat. Ben sadece bir vesileyim. Unutma, hakikat yolu yalnız yürünür. Ve inanıyorum ki sen de bunu başaracaksın.

Peygamber Efendimiz’e yol gösteren Varaka Bin Nevfel gibi, Medine halkına yol gösteren Mus’ab gibi, Fatih Sultan Mehmet’e yol gösteren Akşemseddin gibi…

Gerekirse Tarık Bin Ziyad olacaksın. Tüm gemileri yakacaksın evlat.

Selahaddin Eyyubi olacaksın. Sultan Hamid olacaksın. Seyit Onbaşı olacaksın.

Ve en sonunda bir “diriliş çağını” açacaksın