25 Mart 2023

Zihnimdeki Prangalar

Yazar: Necati YÜCE

Zafer muştuları çalacağız, dedi ağabeyim. Sözünü hiç esirgemeden aniden fırlatıverirdi ağzından. Hangi kelimenin nereye uzanacağını umursamadan konuşurdu. Onun için kelimelerin birilerine yol gösterecek tarzda olup olmamasının bir kadri kıymeti yoktu. “Yeter ki söz olsun, gider yerini bulur.” derdi her zaman. Her daim yerini bulacak kelimeyi dört gözle beklerdim fakat onunla muhatap olduğum zamanların hiçbirinde cümlenin gideceği yeri bulduğunu hatırlamıyorum. Sırf söz olsun diye ettiği kelamlar bazen bir iğne gibi saplanırdı kalbime fakat aldırış etmezdim hiç. Belki de tüm kelimelerin çıkış yolu bendim ve belki de o kelimeler benim için söyleniyordu.

Gün gelirdi elbette. Kelimeler bana da değerdi. Fakat bu sefer ağızdan kaçan kelimeler parmaklıkların ardına açılan kapının dibinden çıkıvermişti ağızdan. İçeri de sigara dumanını ağzında çevirerek teselli arayan birkaç genç vardı. Yaşları henüz onsekiz veya ondokuzdu. Bıyıkları dahi yeni yeni terlemeye başlamıştı gençlerin. Bir yanları keder doluydu, diğer yanları ise mahzun. Yerde bulunan sigara izmaritleri bir isyana başkaldırışın temsiliydi. Bu sigara birilerini tüketecekti elbet, belki de birilerine mermi olarak geri dönecekti. Eğer gençler bu sigarayı içmeye sebep olan kişileri ellerine geçirseler izmaritleri mermi olarak kullanırlar, dedi ağabeyim. “Özgürlükleri uğruna mücadele edebilecek güçte olan gençlerden korktukları için parmaklıklar ardına saklıyorlar. Tek güç olma yetisiyle kendi benlikleri ellerinden alınmış ve bir hevese köle olmuş beyinler bu parmaklıkları kullanırlar. Fakat kendileri dışarı da izzet diye sefaleti yaşarlar.” Cümlesini tamamlamıştı. Ağabeyimin kullandığı cümleleri duyuyor idrak ediyordum. Aynı zamanda da dört duvar ve birkaç parmaklığın arasında çöplüğe dönmüş ortamda ellerinde kelepçe bulunan bu gençlere bakıyordum. Pırıl pırıl denmeyecek olsa da temiz gençlerdi. Masumane bakışlar arasında göz göze geldik. Art arda yanan sigaralardan dolayı içeriyi boğuk bir koku almış ve sigara külünün de yere dökülmesinden dolayı yerdeki rutubetli beton, renkten renge girmişti. Etrafta sağa sola koşturan, gardiyan kıyafetiyle etrafa korku salmaya çalışan ve oradaki çalışanlar tarafından “bey” diye çağrılan onlarca kişi vardı. Aldıkları rüşvetleri hesaba katacak olursak az bir ücret uğruna sistemin köleliğini yaptıkları âşikardı. Zafer muştuları çalacağız, diye tekrarladı yine ağabeyim. “İyi de ağabey! Zafer muştuları çalacağız, cümlesini ziyaret için geldiğin hapishaneden kurmakta acayip komik oluyor.” demeye kalmadan, “Bak Evlat! Her hapishane devrimlere gebe olan insanların toplatıldığı ve burada dizginleştirilmeye çalıştıkları yerdir aslında.” İlk defa ağabeyimin sözlerinin nereye uzandığını fark ettim. Sürekli isyan kelimeleri kullanmaz aslında. Nasihat babında anlatırdı her şeyi. Bende ilk defa bu şekilde konuştuğunu gördüm. Söylediklerinin çoğunun ne anlama geldiğini ve nereye uzandığını anlamasam da yine de kelimeler aklımda kalıyordu. Aslında ben de hep dinlemiş gibi yapardım. Konuşmalarından sıkılırdım hep. Ve ben, ilk defa, ağabeyimin ağzından çıkacak kelimelerin mânasını merak etmeye başladım. Bir devrim başlamadan bitti. Giydiği memur elbisesinin sağ omzunda üç yıldız bulunanın ziyaret saati dolmuştur anonsuyla biz de yavaş yavaş toparlanmaya çalıştık. Aslında hapishaneye geliş sebebimiz birkaç gün önce tutuklanmış birkaç arkadaşımıza yemek getirmekti. Ziyaret saati bitmesine rağmen halen görüştürmemişlerdi. Öyle ya, sistemin kurbanı olmuş bölgelerde ziyaret saati memurların rüşvetsiz iş yaptıkları saat olduğundan, rüşvet alabilmek için bizim yemekleri teslim etme işini geciktirmişlerdi. Yavaş yavaş kenara doğru çekildik. Ve yanımıza yaklaşan memurla muhatap olan yanımızdaki avukat, memurun eline sıkıştırdığı birkaç kuruşla yemekleri göndermiştik arkadaşlarımıza. Her şey basitmiş aslında yemek için verdiğimiz birkaç kuruşu oradaki memurlara versek arkadaşlarımızla birlikte evde yemek pişirip yiyeceğiz. Hatta devrim çıkarmaya bile gerek kalmayacak.

Zoruma gidiyordu aslında. Her şey olmuş bitmişti belki de. Fakat zoruma giden bu zorbaların zorbalık üstüne zorbalık yapmasıydı. Nezarette ve hapishanelerde yemekler verilmiyordu. Yenilen ve içilen her şey için çok fahiş fiyatlar talep ediliyordu. Çıkar elde eden bir tayfa hâkimdi bu bölgeye. Elinde demir bulunanlar daha güçlü olurdu. Ellerinde sigara bulunanlarsa bir gün o izmaritleri mermi olarak kullanmak adına biriktiriyordu dört duvar arasındaki rutubetli odada. Arada parmaklıklar ardından geriye bakmakla, içlerindeki öfkeyi tazeleyip duruyorlardı. Yüreğim kudururcasına coşmuştu. Ağabeyim elini omzuma dokundurdu ve hafifçe yitti beni. “Hadi Evlat! Biz de çıkalım.” dedi. Bir şey diyemedim tabi. Yaşananları bir kenara bırakarak, içimdeki öfkemi başka bir bahara sakladım. Yavaş adımlarla özgürlük diye tanımladığımız üzerinde mavi bir gökyüzü bulunan alana geçtim.
Zafer muştuları çalacağız elbette. Şimdi ağabeyime hak verdim. Söylediği her kelime önce bana dokunuyormuş aslında. Hiç fark etmemiştim hayatım boyunca. Meğersem, bende parmaklıklar arasında olanlardan biriymişim. Parmaklıklar insan bedenini kontrol altında tutar ama insan kendi zihnine kendisi kelepçe takar…
Bu yaşananlardan tam 256 gün sonra ben de o karakolda 30 gün zalimlerin zulmüne uğradım. Hep bir öfke biriktirdim içimde. Öfkemi büyüttüm zihnimde. Bir gün hesap sormak umuduyla…

Not: Bahsi geçen yer, suç isnad ettikleri kişilerin tutuldukları Mısır karakolundan.

12/09/2017
Kahire/Mısır