Ezanı Duyunca Camiye Koşan Gençlerin Diyarı Bosna Günlükleri-2
Saraybosna 2025/9 Temmuz Çarşamba
“Selamunaleyküm… Aleykümselam… Biz geldik, geri geldik…”
Bu yoldan arkama baka baka aşağı inerken çektiğim veda videosunu ve dediklerimi hatırlıyorum. “Şu an bana ‘Hatice al sana yurt al sana okul sen gitme burada dur’ deseler hiç itiraz etmem burada kalırım” demişim. Yüzümden, daha şehirden ayrılmadan çekeceğim hasretin emareleri okunuyor. Daha selamlaşırken özlemişim, belli sesimden.
O akşam bir video daha çektim. Mücerret bir vuslata şahitlik eden bir video. Bu defa yüzüm gülüyor. Bir anıt mezarlığa giren ve içeride ilerleyen bir insanın yüzü her adımda nasıl çiçeklenebilir? Saraybosna’daysanız ve Aliya’ya gidiyorsanız bu pek tabii mümkün.
Mezarı çevreleyen hilalin etrafından dolaşmak her seferinde farklı bir heyecan veriyor. Aliya İzzetbegoviç’e olan sevgisini bildiğim babamın onunla ilk karşılaşmasına şahit olmak ise apayrıydı benim için.
Bir grup Türk daha mezarlığa giriş yapınca kalabalık etmemek adına ve akşam ezanına az bir zaman kaldığı için oradan uzaklaşıp yukarı doğru tırmanmaya başladık. Tırmanmak, edimimiz için doğru kelime bence. Zira Bosna’da yokuşlar İstanbul’u hiç de aratmıyordu hakikaten.
Tırmanışımızın sonunda TİKA’mızın yaptırdığı İsmailova Tekkesi’ne gittik. Akşam namazından sonra zikir olacağı istihbaratını almıştık. Hayatımda ilk defa olarak gerçek bir zikire gireceğim için heyecandan tekkeye ilk varan ben olmuştum.
Ali Ammar’ı güç bela babamın yanına yollayıp aşağı kata kadınlar tarafına geçtik. Tahmin ettiğimden daha küçük bir mekanda tahmin ettiğimden daha büyük bir kalabalık vardı. Biz odaya girdiğimiz vakit hanımlar pür dikkat yukarıda erkekler tarafında yaşlıca fakat gayet dinç duran hoca tarafından verilen sohbetin yansıtıldığı duvara kitlenmişlerdi. Bazıları harıl harıl not alıyordu. Annem ve kuzenimle birlikte bir yere çöküverdikten sonra çantamdan küçük not defterimi çıkarıp ne gördüysem yazmaya başladım. Şu an ise o nefes nefese not almaya çalışan halimi şaşkın bir heyecan olarak tanımlıyorum.
Namaz için kamet getirilirken herkesin ayaklandığı sırada ön saflardan nur yüzlü bir teyze gelip kuzenimin yüzünü okşayıp ona sarıldı. Kuzenim de ona sarıldı. Teyze hiçbir şey demeden bir arka safa geçti ve namaz başladı.
Usul erkandan bihaber olduğumuz için namazdan sonra birden ayaklanan kadınlara aldırmayarak olacakları izlemek adına bir kenarda oturup beklemeye başladık. Bu bekleme arası notlarıma gömülmem ve gözlem yapmam için iyi bir fırsattı. Zira kuzenim bir tanıdığıyla karşılaşmış, onunla sohbet etmeye başlamıştı. Annemse yanındaki kadınlarla yarı Türkçe yarı İngilizce sohbete dalmıştı.
Boşnak kadınlarının, hatta genel olarak bütün Boşnakların böyle meclislerde birbirlerini görüp hiç çekinceye kapılmadan selamlaşması, kucaklaşması ve sohbete başlaması tablosu burada da tekrar ediyordu ve bu sıcaklığı hissederek çat pat yazmaya uğraşıyordum.
İkram edilen hurmadan ve çaydan alıp annemin sohbet ettiği kadından bilgiler edinmeye çalışmaya karar verdim. Şok haber, o akşam zikir olmayacağını öğrendik. Tabii olarak bu insanların burada hâlâ niçin beklediğini merak ettik. Soru işaretlerimiz, az evvel erkekler tarafında konuşan hocanın tekerlekli sandalyede bu tarafa getirilmesiyle yanıt buldu.
Hoca kadınlar tarafından hürmet ve coşkuyla karşılandı ve derhal herkes yerini aldı. Sohbet çok seri ve Boşnakça ilerliyordu. Biz yine de dikkatle sohbeti dinliyorduk ki yukarıdan, kardeşimin mızmızlandığı haberi geldi. O da haklıydı tabii.
Çıkmadan annemin sohbet ettiği hanımdan bu tekkede Mevlevi zikrinin yapıldığını ve bir sonraki zikrin yarın akşam olacağını öğrendik. Bosna’dan ayrılmadan önce bu deneyimi yaşamak duasıyla tekkeden çıkıp uzun ve yorucu geçen bu günü ertesi gün Mostar’a doğru gitmek üzere tamamladık.
Mostar 2025/10 Temmuz Perşembe
Bosna’nın yaralarının sarılmasının sembolü tarihi Mostar Köprüsü, kartpostallık bir görüntü olarak yer edinmişti zihnimde. Dokuz derece ile önceki gezimizin en sıcak mekanıydı ve bu defa yaz ayı olmasına binaen karşılaşacağımız manzarayı az çok tahmin edebiliyordum.
Mostar’ın kaygan taşlarından düşmeden yürümeye çalışırken (ki bu taşlara, insanlar yürürken düşmemek için yere baktıklarından dolayı utanç taşları deniyormuş sanırım) beklediğimizden de fazla kalabalıkla karşılaştık. Ocak ayında elimizi kolumuzu sallaya sallaya vardığımız köprüye bu sefer insanları yara yara ulaşabilmiştik.
Kısa bir hasret giderme ve fotoğraf faslından sonra köprüyü aşağıdan gören seyir terasında annem ekibe gerekli görevlendirmeleri yaptı. Filistin için dünya çapında yapılan eylemleri görüntüledikleri belgeselin Mostar çekimlerini gerçekleştirecektik. Vaktimiz dardı, hava sıcaktı ve her şeyden önemlisi Mostar ve tarihi köprü kelimenin tam manasıyla insan kaynıyordu. Bu yüzden kardeşim Ali Ammar dahil herkes vazifesini yerine getirmek için işe koyuldu.
Kilit olayımız, Mostar Köprüsü’ne annemin asacağı büyük Filistin bayrağının drone çekimlerini yapmaktı. Bosna’nın yıkıldıktan sonra ayağa kalkmasını sembolize eden bu köprüde Filistin bayrağı açmak demek hem önemli hem de oldukça nahif bir hareketti bana göre.
Yolda Sokullu Mehmet Paşa’nın Ruznamecisi ve Tımar Defterdarı Koski Mehmet Paşa Camii’ne uğradıktan sonra Neretva’ya bakan kafelerden birine çekim için konuşlandık. Annem, kuzenim ve kardeşim köprüye çıkmışlardı, babam çekimin yapılacağı camiye geri dönmüştü. Bense işletmecilerin bizden şüphelenmemeleri için söylediğimiz limonatalarla birlikte uzak çekimleri için hazırlanmıştım.
Elhamdülillah her şey yolunda gitti ve on beş yirmi dakikada köprü çekimleri tamamlandı. Ben de hem vazifemi tamamlamanın hem de masada tek kalmanın rahatlığı ile manzarayı seyretmeye daldım. Ancak o zaman köprünün öteki tarafındaki hareketliliği fark edebildim. Annemler canhıraş şekilde bayrakla ve çekimlerle uğraşırken diğer tarafta Boşnak gençler köprünün demirlerine çıkmış aşağı atlamak için para topluyorlardı. Az evvel bizim durup planlama yaptığımız aşağıdaki seyir terasına da atlayanları izlemek için insanlar toplanmıştı.
O an bu görüntüye elimde olmadan güldüm. Bir tarafta yıkılan bir ülkenin yeniden ayağa kalkışının sembolü olan Mostar Köprüsü özelinde Filistin’e destek için yapılan eylem, bir tarafta yüzyıllardır korunan Boşnak kültürüne ait bir hadiseyi gerçekleştirenler ve onları merakla izleyenler vardı. İkisi de aynınana aynı mekandaydı. Hayat da böyle değil miydi…
Her şeyin hallolduğundan emin olduktan sonra biraz da ailecek manzarayı terennüm ettikten sonra Blagay’a doğru yol aldık.
Blagaj 2025/10 Temmuz Perşembe
Bosna’da birçok mekan için bunu dediğimi biliyorum ama: Blagaj Tekkesi için de ayrı bir bağ hissediyorum içimde. O yüzden yeşiller içindeki Blagaj’a kavuşmak için çok heyecanlıydım.
Tabii ki ocak ayında tekkeye giden tüm yolda ve tekkede yalnız olmamızın verdiği farklı bir manevi haz vardı, o hissi de özlemiştim açıkçası. Temmuzun ortasında tekkenin yolu ve kendisi de hıncahınç doluydu elbette. Yine de ne kalabalık gruplar ne de sürekli bana karışan erkek kardeşim heyecanımı engelleyemedi: Alperenler Tekkesi’ne kavuştum! Bir tekkeye girerken bu kadar gülünür mü yani :)) Benim gibi az biraz kaçık seyyah gönüllü bir genç kız için artık taaccübe mahal vermeyecek manzaralar bunlar.
Tekkenin tüm bölümlerini daha önce gezdiğimiz için bu sefer geniş odalardan birinde sakin vakit geçirmek istedik fakat ne mümkün! Buna Nehri’nin doğduğu yerden çevreyi ve tekkeyi temaşa etmeyi beklerken Asyalı ablalarla karşılaştık.
Odayı L şeklinde kaplayan sedirin köşesine oturup önlerindeki sehpada açık olan büyük Kur’an’ı heyecanla alıp okuyormuş gibi poz vererek fotoğraf çektiriyorlardı. Tabii ilk önce İslami hassasiyetlerimizin verdiği reflekslerle onları Kur’an’a sadece temiz insanların dokunabileceği ve O’na karşı daha nazik davranmaları konusunda uyarma ihtiyacı hissettim ki kuzenim beni durdurdu. Bekle, dokunma; belki de bu onların hidayetlerine gidecek yol olur, dedi. Bu bakış açısı da aklıma yattığı için her ne kadar içim rahat etmese de ablalara bir şey demedim. Yine de Kur’an ile poz verirkenki heyecanları çok hoşuma gidince anneme (hem de müsaade istemek mahiyetinde) onlara bir tilavet dinletmek teklifinde bulundum.
Her ne kadar ezberleyip belki yüzlerce yüzüne ve ezbere okumama rağmen ezberime güvenmediğim için yine mushaftan okumak istedim. Ama bizim dakikalarca odadan çıkmayan heyecanlı Asyalı ablalar daha euzubesmelenin yarısında ortadan kayboldular. Olsun, dedim bir daha ne zaman Blagaj’da Fetih Suresi okumak nasip olur ki… Aslında ilk sayfayı okuyup bitirmeyi düşünmüştüm ama mekanın manevi havası mı sirayet etti nedir, oda da boşalınca ikinci sayfayı da yarılayıverdim. Ancak etraf kalabalıklaşınca sureyi bitirmek nasip olmadı.
Tekkeden çıktıktan sonra nehrin kenarında bir çay içmek istedik. Tam boş bir masaya doğru ilerleyecekken iri yarı bir garson nahoş el kol hareketleriyle bizi yolumuzdan çevirip gitmemizi söyledi. Ne ben ne de ailem bu harekete bir anlam verebildik. Başörtü desem, Müslüman Boşnakların fazlalıkta olduğu bir bölgede hem de tekkenin yanında İslamafobik bir eyleme maruz kalacağımızı sanmıyordum. Üstelik dolu olan masalarda başörtülü insanlar da vardı. Sonra da Filistin kefiyelerimize yorduk garsonun bu hareketini. Ya da canı istemedi, ne bileyim! Ama her ne olursa olsun, kırıcı bir hareketti açıkçası. Çünkü nehrin kenarındaki balık restoranlarında alkol satışı olduğunu görünce her ne kadar lezzetinin methini çokça duyduğumuz balıkların tadına bakmak için heveslenmiş olsak da çay içip kalkmaya razı olmuştuk bile… Neyse!
Artık iyice yorulmuştuk. Akşam namazına Sarajevo’daki zikirlerden birine yetişmek için daha fazla oyalanmadan Blagaj ve Mostar’la vedalaşıp yola koyulduk.
Sarajevo 2025/10 Temmuz Perşembe
Daha önce Boşnakça ilahi dinlemiş miydiniz? Ben dinlememiştim açıkçası ve Mostar’dan Sarajevo’ya döndüğümüz akşam gittiğimiz tekkede yaşayacaklarımızdan da bihaberdim.
Aslında planımız bir önceki gün sohbete gittiğimiz İsmailova Tekkesi’ne Mevlevi zikrine katılmak için gitmekti. Ancak sonradan daha ilginç bir deneyim için Kadiri zikri yapılan Sinanova Tekkesi’ne gitmeye karar verdik.
Kaldığımız yerden yola çıkıp uzun yokuşlar tırmandıktan sonra akşam ezanına tekkeye vardık. Ali Ammar’ı babamla kalmaya ikna edip yukarıdaki kadınlar kısmına çıktık. Henüz kimse olmadığı için içten içe “acaba bugün de zikir olmayabilir mi” diye düşünmedim değil. Fakat endişem uzun sürmedi, az sonra Bosna’da okuyan Türk ablalar gelip merakımızı gideriler. Daha sonra kendilerinden Srebrenitsa yolculuğu için de bilgi alacaktık.
Hep beraber kılınan akşam namazından sonra cemaatten erkekler mihrabın önüne halka olarak dizilmiş postlara sıralandılar, kalanlar ise halkanın arkasında safı bozmadan oturuyorlardı. Kadınlarsa yüksek ahşap kafeslerin yamacına sıralandılar aşağıyı takip edebilmek için.
İlk deneyimim olduğu için ve usulü bilmememden dolayı oldukça heyecanlıydım. Kendimi ahşap kafesle duvarın arasına yaslayıp aşağıyı hakim bir şekilde görecek halde oturdum ve izlemeye başladım.
Zikir sırasında defterimi çıkarıp not almanın bu atmosfere ve insanlara saygısızlık olacağını düşündüm kendimce. O yüzden bir yandan zikirle ruhumu dinlendirmeye öbür yandan gördüklerimi zihnime nakşetmeye koyuldum.
Önce namaz tesbihatları yapıldı hep birlikte. Sonra imamın önderliğinde zikre başlandı. Çok geçmeden kadınlar kısmı tıklım tıklım olmuştu bile. Halkadaki postlarda da boş yerler vardı. Az sonra bir baba on on bir yaşlarındaki oğluyla beraber içeri girdi. Tazimle boş postlardan ikisine oturup diğerleri gibi secde yerlerini öptüler.
Çocuğun hareketlerini takip ettim tüm akşam. Babasını taklit ediyormuş gibi değil de zaten tüm bunlara hakimmiş gibiydi hali. Ciddiyetle tüm ritüelleri yerine getirmesi ona büyümüş de küçülmüş bir hava katıyordu. Sonra kendi kardeşimi buldum, tekkenin sütunlarından birininin altına oturmuş; ilk dakikalardaki şaşkınlığı ve acemiliği üzerinden atarak ortama uyum sağlamıştı kendince. Olduğum yerden bakılınca onu böyle görmek çok tatlıydı.
Zikirler gittikçe hızlandı, coşku seviyesi de arttı. Her geçen dakika kalbimin daha hızlı vurduğunu hissediyordum. Az sonra ilahilere geçildi. Arapça, Türkçe ve Boşnakça ilahiler söylendi. Boşnakça gibi sert bir dilden böyle güzel ilahiler çıkacağı aklıma gelmezdi açıkçası. Üstelik yanıbaşıma bu ilahilerin hepsine eşlik eden küçük bir kız oturmuştu. Başörtüsü ve elbisesiyle o kadar güzeldi ki. Dizlerinin üstüne oturmuş aynı şirinlikle ilahileri söylüyordu. Allah bu güzel çocukların hepsinin bahtını açık eylesin…
Aklıma bizim cami teyzeleri-amcalarının çocuklara olan muameleleri geldi. İçim bir burulmadı değil. Rabbim selamet versin, ne diyeyim…
Yatsı ezanına yakın alt kata kadar taşan kadınlar tarafında hareketlenmeler olunca merasimin sonu geldiğimizi anladım. Çok geçmeden de imamın yaptığı duayla bu güzel gece noktalandı. Duada Srebrenitsa şehitleriyle birlikte Gazze’nin de anılması elbette buruk bir tebessüm sebebiydi.
Tekkenin içi beklediğimden hızlı boşladı. Biz de başta sohbet ettiğimiz Türk öğrenci ablalarla konuştuk tekrar. Srebrenitsa için en geç sabah altı gibi yola çıkmamızı söylediler. İmkanınız varsa geceden gidin, dediler hatta. Bunun sebebini Srebrenitsa’nın Saraybosna’ya uzaklığı olduğunu sanmıştık fakat yol o kadar da uzak olmamasına rağmen yolun uzun sürmesinin başka nedenleri varmış. Kimle konuşsak yolda hiç durmadan ilerlememizin hem trafiğe kalmamak hem de saldırgan Sırplara denk gelmemek için daha iyi olacağını söylediler. Yine karşılaşacağımız şeyler hakkında hiçbir fikrimizin olmadığı bir yola koyulacak olmanın müthiş meçhuliyet duygusu çepeçevre sardı ruhumu.
Avluya çıktığımızda içerinin hızlıca boşalmasını anladım. Çıkışta Boşnak simidi Kifle ikram ediliyordu ve simidini alan avluda sohbet ediyordu. Biz de simidimizi alıp daha fazla gecikmeden eve dönmeye karar verdik. Çıkışa ilerlerken bir çocuk gülümseyerek selam verdi. Biraz şaşkınlıkla selamını aldım. Arkamı dönüp baktığımda onun, babasıyla halkaya oturup zikre katılan çocuk olduğunu gördüm. Rabbim sana güzellikler versin güzel çocuk, hep güzel insanlarla hasbihal eylesin…
Kaldığımız eve dönerken Saraybosna’nın dik yokuşlarından yatsı vakti, ruhumda zikrin verdiği manevi huzurla inmek yürümüyor da uçuyormuş gibi hissettirdi.
Eve dönünce de bu huzur, merak ve meçhuliyetle beraber ertesi güne dinç uyanmak için vakit kaybetmeden odalarımıza çekildik.
Srebrenistsa’da göreceklerimizden ve yaşayacaklarımızdan habersiz…

Kendi içinde mısraların ve kelimelerin talebesi. Dışarıda Görsel İletişim Tasarımı öğrencisi. İkisini kavuşturup Türk televizyonları için dizi senaryoları yazmak istiyor.
