6 Ekim 2025

Ezanı Duyunca Camiye Koşan Gençlerin Diyarı Bosna Günlükleri-3

Yazar: Hatice Hazal GÖKÇİMEN

Srebrenitsa 2025/11 Temmuz Cuma

Dünyada mahşeri görmek isteyen varsa Srebrenitsa’ya gitsin. 

Bosna seyahatimizin asıl sebebi olan, Srebrenitsa Katliamı’nın 30. yıldönümü gelip çatmıştı. Önceki gece Sinanova’da bizi erkenden yola çıkmamız konusunda uyaranlara itimat ederek sabah namazıyla yola koyulduk. 

Sırpların, Srebrenitsa’ya giden araçlara saldırdığını birçok yerden duyduğumuz için mola vermeden ve ihtiyatlı bir şekilde kasabanın yakınlarına dek geldik. Kırk dakikalık mesafede meşhur trafiğe girdik. Kardeşimin tabiriyle “Srebrenitsa’ya gitme sırası” beklemeye başladık. Yol öyle kitlenmişti ki Ali’yle beraber yürüyerek arabalardan daha hızlı ve daha fazla yol aldık bir süre. Az biraz hareket başladığında da biraz daha arabayla gittik. 

Bir insan seli karşıladı bizi. Bembeyaz giyinmiş insanlar; omuzlarında Bosna bayrakları, yakalarında çiçekleriyle anıt mezarlığa doğru ilerliyordu. Vakit kaybetmeden aralarına karıştık. 

Bizim de Srebrenitsa çiçeklerimiz ve kefiyelerimiz vardı. Başkalarında da Bosna bayraklarıyla birlikte omuzlarda taşınan Filistin bayrakları görüyorduk. Tarihin her safhasında yaşanan tüm katliamlara karşı kıyamdaydık. 

Sonunda büyük kalabalıkla beraber mezarlığa girdik. 

Gördüğüm en büyük izdiham olabilirdi. Şaşkınlıkla mezarların arasında sürüklenirken insanların büyük kümeler halinde yerde oturduklarını gördüm. Başta anlam vermedim ancak sonra kendime çok kızdım. Elbette ki insanlar binlerce mezar arasından kendi yakınlarını buluyor ve gün boyu yanlarında duruyorlardı. Ayaküstü bir ziyaret değildi, uzun zamandır görüşemedikleri sevdiklerine kavuşmuşlardı ve tüm günü onlarla geçirmek istiyorlardı. Mezarları temizliyor, dua ediyor, onlarla konuşuyor ve gözyaşlarıyla Kuran okuyorlardı. 

Bu sırada henüz tespit edemediğim bir yerden Yasin suresi okunduğunu duyuyordum. Biraz daha ilerleyince Boşnak genç hafızların Kuran tilaveti yaptıkları alana ulaştık. 

Kalabalıkta birbirimizi kaybetmememiz imkansızdı -ki babamı çoktan gözden kaybetmiştim bile- ve annem hem bulunduğumuz ahvalin verdiği dehşetle hem de görev bilinciyle canhıraş şekilde koşturup çekim yapıyordu. Burası bir anlamda da onun için hikayenin başladığı yerdi. Bir ortaokul öğrencisi iken Srebrenitsa’da yaşananları görerek, büyüdüğünde gazeteci olmaya ve mazlumların sesini tüm dünyaya duyurmaya karar vermişti. Ve o da 30 yıl sonra onun geleceğini şekillendiren bu topraklara kavuşmuştu. 

Nihayet onu tamamen gözden kaybettik. Kardeşim ve kuzenimle birlikte kenarda kümeler halinde oturan insanların yanına boş bulduğumuz bir yere çömeldik. Alanda Bosna ağıdı yankılanıyordu. Daha önce de dinlemiştim fakat şehitlerin mezarları arasında cümleler taştan topraktan çıkıp bana çarpıyor gibi hissettim:

“Bosna sen benim annemsin,

Srebrenitsa ablam. 

Yalnız olmayacağım…”

Tüylerim diken diken bir şekilde insanları izliyordum. Az sonra ezan okundu. Çantama sardığım küçük kefiyeyi yere serip diğer insanların arkasında safa durdum. O sırada yan taraftaki teyzelerden biri bizi çağırdı ve namaza durmamız için kendi hasırlarında bize yer açtılar. 

Kamet getirildiği anda herkes bulunduğu yerde ayağa kalkıp ânında namaz için saf oluşturdu. Binlerce mezarın arasında birdenbire ayaklanan ve kıbleye yönelmiş on binlerce insan…

“Allah’ım, mahşer böyle bir yer olmalı!” diye geçirdim içimden. Fevkalade bir andı, mezardakiler bire bin vererek ayaklanıp namaza durmuş gibiydi…

Cuma namazından sonra öğlen, ikindiyle cem edilerek kılındı. Bunun kıymeti harbiyesini ilerleyen saatlerde anlayacaktık. 

Sonunda 30 sene sonra mezarlarına kavuşacak şehitler için cenaze namazı kılındı. Gözyaşlarım temmuz sıcağında yüreğimi kavuruyordu…

Namazdan sonra teyzelere bize yer verdikleri için teşekkür edip eski yerimize geçtik. O sırada annem de bizi buldu ve yeniden mezarlar arasında yürümeye başladık. Kendimi çetin geçmiş bir muharebeden sonra henüz barut dumanı inmemişken şehitlere basmadan yürümeye çalışan bir nefer gibi hissettim. 

Az ilerimizde hareketli bir kalabalık gördük. Bir tabut eller üstünde taşınarak götürülüyordu. Koşup bu âna tanıklık etmek için oraya gittik. Haliyle mezarın başında erkekler durduğu için çekim görevini yeni bulduğumuz babama devredip kenarda durduk. 

İnsanların arasından mezara toprak attıkları anları yakalayabildim. Ya Rabbi… Tam otuz yıl önce bugün vahşice katledilmiş fakat şimdi bulunmuş, kimlikleri belirlenmiş ve ancak toprağa, mezarlarına kavuşabilmişlerdi. Defnedilenlerin bir anne ve bebeği olduğunu öğrenince kanım damarlarımdan çekilip gitmişti sanki. 

İyice kalabalıklaşınca bu acı hatırayı yanımıza alıp kapıya doğru devam etmeye başladık. İnsanların ve mezarların arasından geçerken konuşma ihtiyacı hissettim kendimde. Ne bir belgesel çekiyordum ne de içerik üreticisiydim. Ama yine de o an bir şeyleri kaydetmem gerekiyordu…

Telefonumda bir video başlatıp şunları söyledim:

“Az önce 30 yıl sonra defnedilen 250 cenazeden birini gördüm. Dehşetli bir andı. İnsanlar otuz yıl önce öldüler ve yeni bulunup kimlikleri tespit edilip, ailelerine teslim ediliyor ve mezarlarına kavuşuyorlar. Henüz bulunamayan yüzlerce insan var. Daha kötüsü, ileride bundan çok daha ağır sahneleri Gazze’de görecek olmamız. Belki onlarca böyle anıt mezar olacak, yıllarca cenazeler aranacak… Kan donduruyor bu düşünce…”

O atmosferin ağırlığından mıdır bilmem, Srebrenitsa’yı yazmam diğer bölümleri yazmaktan daha uzun sürdü ve diğerlerine nazaran cümleleri kurmakta bile zorlanır oldum. Bu gerçeklerle yeniden ve yeniden yüzleşmek çok acı…

Anıt mezarlıktan çıktığımızdaysa yine binlerce insanla beraber yollara döküldük. Asıl izdiham o zaman başladı. 

Siz siz olun Srebrenitsa’ya gittiğiniz zaman arabanızı olabildiğince uzağa park edin ve yürüyün. Emin olun arabayı uzak bir yere koyup yürümek, yakın bir bir yerde bırakıp beklemekten daha hızlı olacaktır. Zira biz bunu düşünemediğimiz için anıt mezarlığın yanındaki kocaman otoparka öğlen iki gibi dönüp akşam altıda ancak çıkabildik. 

Sarajevo 2025/12 Temmuz Cumartesi 

Akşam dönüş için son hazırlıklarımızı yapıp uyumuştuk. Bense son bir kez Başçarşı’ya gidip vedalaşmak istiyordum. Hemencecik alışmıştım buraya, gitme fikri içimi burdukça buruyordu. 

Annemler evden çıkmadan biz kuzenimle önden gidip meydanda son bir tur attık. Burayı yaşamak istiyordum. Ve Bosna’yla hikayemin bitmediğini iliklerime kadar hissediyordum. 

Burayla bağlarımızın hem milli hem dini açıdan ne kadar kadim olduğunu her adımımda hissettim. Havasıyla suyuyla, insanları ve hikayeleriyle bizden bir diyar Bosna. Onun zaferini ve yeniden ayağa kalktığı günleri bize gösteren Rabbimize hamdolsun, en yakın vakitte başta Filistin ve Doğu Türkistan olmak üzere tüm mazlum coğrafyalarımızın hürriyet sevincini yaşamak nasip olur inşallah…

*

Sonunda yanımızda binbir duygu ve hatıra ile vatanımıza doğru yola çıktık. 

Böylece, üç bölümdür devam ettirdiğim Bosna Günlükleri serimiz de son bulmuş oluyor. Kim bilir belki bir başka seyahat günlüğünde bu satırlarda buluşmak nasip olur. 

O vakte kadar yolda kalın, yolcu kalın, selametle kalın…