3 Kasım 2024

Fecrin Kapısında Kıyam

Yazar: Hatice Hazal GÖKÇİMEN

“Ne yani? Dünya başımıza yıkılıyor ve biz hiçbir şey yazmayacak mıyız?”

Siyahlara bürünmüş arzla arş arasında beyaz haberler kovalarken bu, oldukça gri soruyla/ünlemle çarpıştım.
İnsanın kınadığının başına gelmesi mevzuunu dehşetle kavradığımdan beri insanları veya “şeyleri” kınamaktan Allah’a sığınıyorum. Fakat anladım ki bu duruma benzer olarak anlamlandıramadıklarımızı mânâsına kavuşturabilmemiz için de bir şeyler yaşamamız gerekiyor. Bu bazen bir olay olabilir, Allah korusun bir musibet olabilir… Bir an, bir his bile olabilir. Hikaye o ya, yeter ki sonucuna vasıl olunsun.

Siyahlara büründüm. Korktuğum başıma geldi. Kelimelerimin fırtınalarımı dindiremediği yerdeyim şimdi. Her şey kapkaranlık, kelimelerim yokken. Sayıların esiriyim hafızasız.

“Yahudilerin kodlarına kazınmış bu. Adamlar nasıl zulmedilir, nasıl cürüm işlenir, nasıl soykırım yapılır öğrenmiş resmen!” diye geçirdim içimden, arkadaşlarımla meşhur bir Holokost filmini tekrar izlerken.

Küçükken akşam haberlerini dinlemeyi çok olgun bir eylem olarak görür, saat tam 19’da televizyonun karşısına kurulurdum. Ancak şimdi haberin “h”sine tahammülüm yok. Hele son dakikalardan Allah muhafaza!..

Bir sofra bezi gibi büzülüp yok olmayı dilerdim ama şimdi elimden gelen; kulağımda yankılanan çığlıklara, hıçkırıklarıma ve gözyaşlarıma söz geçirdikten sonra yapmam gereken “en önemli” şey olan derslerime çalışmak oluyor.

Ama yapmam gereken önemli, çok önemli şeyler var.
Kelimelerimi bulmalıyım mesela.
Nerede mi kaybettim onları?
Tam olarak:
“Bunca acının ardından ne yazabiliriz ki…” cümlesi zihnimde yankılandığı an kelimeler dökülüverdi eteğimden. Tutamadım.

Saçma sapan bir deneme sınavından çıktıktan sonra Saraçhane’de niçin sloganlarla birlikte tekbirlerin de sayısını ikiye düşürdüklerini, neden kısacık bir yürüyüşe katılan sesler olarak bile organize olamadığımızı, buna isyan ederek var gücümle tekbire ses verdiğimde etrafımdakilerin niçin bana yargılayıcı bakışlar attığını ve daha bir sürü şeyi sorguladıktan sonra artık kısılmaya yüz tutmuş sesimi kesip kılınan cenaze namazına iştirakimiz bittiğinde karar vermiştim artık kelimelersiz yapamayacağıma.

Onları aramaya başladım adım adım. Her adımda az önceki cümle çarpıyordu beynimin duvarlarına. Bir kere cümle yanlış! Acının ardından yazmıyoruz ki biz! Şimdi acının bizi koynuna alıp nefesimizi kesecek kadar sardığı vakitteyiz. Acının içinden ve ardından gelir benim umut gazellerim…

Şimdi beyaz ipliğin siyah iplikten ayrıldığı yerdeyim. Başörtüm ve feracemle seccadenin üstünde karanlığın geçmesini beklediğim yerde. Tan yeri ağarana kadar geçen her saniye eziyet gibidir insana. Ama sonra gelen ışığı tüm zerrelerinle hissedersin…

Şimdi havf ve recanın başımızda beklediği yerdeyiz. İşte bu yüzden kelimelerim şimdi, aylarca bekleyip şimdi geldiler yamacıma. Defterimi yarınki matematik yazılısı için aldığım notların üstüne bir isyan bayrağı gibi açmamı istediler benden. Çünkü biliyorum ki iyi veya kötü: Yazmalıyım!

Katledilen bebekler için,
Yeri bilinmeyen mezarlar için,
Acının binbir türlüsünü su niyetine içenler için,
Ümidi gözyaşlarında biriktirip yaralarına akıtanlar için,
Yıkılan olullar ve çiğnenen kurallar için,
Ateşler içinde yaşam fizilendiren hastaneler için,
Tarih için,
İnsanlık için,
Allah rızası için…
Nasıl boykot yapmamız gerekiyorsa
Nasıl meydanları, sokakları doldurmamız gerekiyorsa
Nasıl her yerde Filistin’i konuşmamız gerekiyorsa
O şekilde yazmamız icap ediyor.

Ve yine aynı soru…
Hayır! Hayır işte, hayır!
“Korku gerek, reca gerek…” diyor şair ve buna karşılık “Şiirle mi kurtaracağız insanları?” deniliyor.
Ben de diyorum ki “Belki hayır…”
-Ama şiirle yaşatacağız onları.

Ezgiler, marşlar, ninniler yazacağız.
Hikayeler, romanlar, şiirler yazacağız belki satırlardan, mısralardan kan damlayarak.
Hem gerçek kanunlar yazacağız mazlumun hakkını savunmak için hem de senaryolar, piyesler yazacağız zalimin zulmünü anlatmak, mazlumun feryadını duyurmak için.
Gazzeliler insanlığın, iman gücünün, direnişin destanını yazdılar; biz de onları yazacağız.

Kelimelerinize sarılın. Kalem; kalemiz, silahımız, mermimizdir.
Onu bırakmayın.
Yazın.
Durmadan, yılmadan yazın.
Eylemlerinizle, söylemlerinizle, duruşunuzla ve kelimelerinizle
yalnız hakkı yazın.

Ve tüm acılara rağmen ümit etmekten vazgeçmeyin.
Çünkü evet, siyahlara büründük.
Ama bu fecir aydınlığına hazırlıktır.
Sabaha hazır olun.