13 Kasım 2025

İsraf Üzerine

Yazar: Sema Nur ÖZKAYA

Gıda israfı ve açlık, günümüzde dünya genelinde gün geçtikçe artan ve çok daha büyük kitleleri etkilemeye başlayan, artık üstüne eğilip gündemimize almamız gereken bir mesele.

Bugün dünya üzerinde üretilen gıdaların 1/3’ü hasat, perakende pazarı veya tüketici düzeyinde israf edilmekte. Bu, her yıl milyonlarca ton gıdanın henüz bir öğüne dahil olmaksızın çöpe gidiyor olması demek ve yalnızca bu durum engellenerek dünyadaki açlığı rahatlıkla bitirebiliriz ancak bu yazıda daha ziyade değinmek istediğim nokta israfın istatistiklere katılmayan, katılması pek de mümkün olmayan kısmı; tüketilerek israf edilenler.

İnsan diyetinde, hayatını idame ettirebilmesi için günlük olarak alması gereken bir enerji vardır, bu enerjinin belli bir kompozisyonla, bir dengeyle alınması gerekir. Bozulan tüketim dengesi en basit tabiriyle yetersiz beslenmeye neden olur. Ve özellikle fastfood kültürü yaygın olan topluluklarda tüketim israfa dönüşür. Yani yeriz, içeriz ve israf ederiz. Tükettiğimiz kalori vücudumuzda yağ olarak depolanır ancak yediklerimiz yalnızca yüksek kalorili, bol yağlı ve basit karbonhidratlı gıdalardır. Vücudumuzu beslemez aksine yaptığı oyunlar ile kronik hastalıklarla davetiye çıkarır ve vücudumuzu sistematik olarak aç bırakmaya devam eder. İşte bu israfın en gizli ve konuşmayı unuttuğumuz kısmıdır; artık yalnızca gıdanın korunması değil tüketicinin sağlığı için de endişe etmeye başladığımız noktadır…

Bu yazıya başlarken esas amacım gıda israfına değinmekti ama Türkiye gibi bir ülkede, evimizdeki israf üzerine konuşmak doğru gelmedi, zira gıda israfının engellenmesi noktasında (daha da gelişmeye ihtiyacımız olmasına rağmen) önde bir ülkede yaşadığımıza inanıyorum.
Ancak belki gelişmekte, zenginleşmekte olan bir ülke olmanın da bir getirisi olarak tüketimimiz esnasında israf ettiğimiz gıdalarla ilgili böyle olmadığını düşünüyorum. Nitekim obezite sıklığı sıralaması istatistiklerinde, Türkiye’nin Avrupadaki birinciliği de bu düşüncemi destekler nitelikte.

O halde bugün mutfakta israfı nasıl azaltacağımızı değil de midemize girerek israf ettiklerimizin bizi nasıl bir açlığa sürüklediğini konuşalım;

Yetersiz beslenme ve obezite. Her ne kadar bu iki kavram bize birbirinin tam zıttı gibi görünse de aslında yetersiz beslenme, veya bu alana biraz ilgiliyseniz duyacağınız adıyla malnütrisyon, kavramlarının birbirinden o kadar da uzak olmadığını bilakis ne kadar iç içe olduğunu konuşacağız.

Önce bu kavramları tanımlayalım;
Obezite nedir?
Obezite, vücut yağının aşırı birikimini ifade eden bir sağlık durumudur. Genellikle beden kitle indeksi (BKİ) ile ölçülür. Obezite, aşırı kilo alımı ve düşük fiziksel aktivite gibi faktörlerin bir sonucu olarak gelişebilir. Ayrıca genetik yatkınlık, hormonal değişikliklerde obezite riskini artırabilmektedir.
Malnütrisyon nedir?
Malnütrisyon vücudun gereksinim duyduğu temel besin öğelerini eksik ve dengesiz alması durumudur. Bu durum, protein, vitamin ve mineral eksikliği gibi çeşitli biçimlerde ortaya çıkabilir. Malnütrisyon, kötü beslenme alışkanlıkları, yetersiz gıda erişimi, emilim sorunları ve kronik hastalıklar gibi nedenlerle meydana gelebilir.

Modern yaşam tarzının etkisiyle, aşırı işlenmiş gıda tüketimi obezite riskini artırırken, bu gıdalar genellikle düşük besin değerine sahip olduğundan malnütrisyon riskini de yükseltmekteler.

Ayrıca, sosyoekonomik faktörler de obezite ve malnütrisyon arasındaki ilişkiyi şekillendirebilmekte. Düşük gelir düzeyine sahip bireyler hem yetersiz beslenme hem de yüksek kalorili ancak düşük besin değerine sahip gıdaların erişilebilir olması nedeniyle obezite ve malnütrisyon riskini bir arada taşıyabilmekte.

Tabii ki bu yazılanlardan her obez yetersiz besleniyor sonucuna varamayız ancak obeziteye sebep olan yaşam tarzı alışkanlıklarının büyük bir kısım obez bireyin malnütrisyondan mustarip olmasına sebep olmaktadır.

Bu durum gelişmekte olan ülkelerde, hızlı modernleşen yaşam tarzının henüz metropol yaşamına ayak uydurmak için bir anlamda acemi olan popülasyonlarında çok daha büyük bir risk oluşturduğu bilinmeyen bir gerçek değil.
Ancak süreç bizim ülkemiz için bu şekilde ilerlemek zorunda değil. Bizler israftan kaçınan, koşullara göre mutfak adaptasyonu geliştirebilecek beceriye ve kültürel birikime sahibiz. Zenginlik beraberinde israfı, bereketsizliği getirmemeli.

Bugün Dünya 8 milyardan fazla insana ev sahipliği yapıyor ancak bu insanların hepsine maalesef ki yeterince besin erişimi sunamıyor. Ve bu durumun nedeni üretilen ürünlerin tüm Dünyayı beslemeye yetecek düzeyde olmayışı değil bu kaynakların çeşitli yollarla israf edilmesi. Bu nedenle 8 milyar insandan 800 milyonu açlıkla mücadele edip ve yetersiz düzeyde beslenirken 1 milyarı ise obezite ve çeşitli kronik hastalıklarla mücadele etmekte. Her iki kutup tam zıt görünse de gün sonunda her iki grup da bu duruma bağlı hastalıklarla boğuşup bazen de hayatını kaybediyor. Aralarındaki tek fark ise bir grup israf düzeninin bir parçasıyken bir diğer grup israfın bir soncu.

Peki bize düşen ne? Bana sorarsanız bunun cevabı çok basit; ekmeğini bölüşmeyi kendine gaye edinmiş, Dünyaya öğretmiş medeniyetimizi hatırlamak, bu kültüre sahip çıkıp yaşatmak. İşte o zaman yediğimiz vücudumuzda fazlalık değil besin olacak. İşte o zaman yediğimiz vücudumuza zara değil yarar verecek…