Kalemin Rayihâsı
İşimin başımdan aşkın olduğu bir güne uyandım. Çalışacağım dersler, okuyacağım kitaplar vardı. Hocamın verdiği ödevleri de yapmam gerekiyordu. Ben planlarımı gerçekleştirmeden yeni bir görev yükleniyordu omuzlarıma: Yazmak. Aslında bu bir görev değildi. İsteyerek, severek yaptığım bir şeydi. Bu aralar hep yazmak istiyordum. Kalemim zihnime yetişemiyordu. Zihnim yeni gelen fikirlere yer bulamayacak kadar doluydu. Takâtim ise hiç birine güç yetiremez oldu. Ama yine de yazmak istiyordum. Yazmak. Yazarak derdimi anlatmak. Yazarak rahatlamak. Yazarak kalemimi şahit tutmak. Defter yapraklarını yazılarımla buluşturmak. İçime bir türlü sinmeyen kelimenin yerine başka bir kelime bulmaya çalışmak. Bulunca da usulca o kelimeyi oraya salıvermek. Diğer kelimenin üstünü karalamak. Bunlar iyi geliyordu bana. Ama yine de ne zordu şu yazmak! Yazmak, yazdıklarımı temize geçirmek… Temize geçirirken artık kapanmak isteyen göz kapaklarımı açık tutmaya zorlamak. On parmak klavye bilmemenin yaşattığı zorluğa rağmen yazmaya devam etmek. Bıkmadan, usanmadan devam etmek. Neden yazmayı istiyordum ki, neden yazıyı tercih ediyordum ki? Hiç kimsenin olmadığı bir anımda, kahverengi masamda iken bu soruyu sordum kendime. Sorumun cevabını da buldum. Geç kalmıştım her şeye. Kendime geç kalmıştım. Hayata geç kalmıştım. İslâm’a geç kalmıştım. Kudüs’e geç kalmıştım. Bunca geç kalınmışlıklardan sonra yazıya da, kelimelere de geç kalmak istemiyordum. Yazmak, kelimeleri birbirine bağlamak, kelimelerin dünyasında yol almak istiyordum. Bir dünya bulmak istiyordum, kendimden kelimelere, kelimelerden yazıya. Bir de yazmayı becerebiliyordum bu aralar. Elimden yazmak geliyordu. Yazmak dışında neler yapabilirdim ki? Resim çizme yeteneğim yoktu. Elime iğne iplik alıp iki ters bir düz yapamıyordum. Topluluk önünde konuşamıyordum. Ev işlerinde vasat durumdaydım. Güzel yemekler pişiremiyordum. Yazıyordum, okuyordum. Okuduklarımı anlamaya çalışıyordum. Anladıklarımın şükrünü eda etmek için, anladıklarımı aktarmaya çalışıyordum. Aktarırken de yazıyla aktarmayı seçmiştim. Yazarak davetçi olmak. Yazarak bir iz bırakmak. Yazarak gönüllere girmek. Buydu elimden gelen. Buydu gücümün yettiği. Belki bunu da beceremiyordum. Belki çok kötü yazıyordum. Ama uğraşıyordum. Uğraşırken mutlu olduğum bir işi yapıyordum. Uğraştıkça kalemimim güzelleşeceğini, ilkbaharda açan çiçekler gibi yeni, yepyeni kelamlara açılacağını biliyordum. Yeni kelamlara açıldıkça her çiçeğin kokusunun farklı olduğu gibi kaleminin de kendine has bir rayihâsı olacağını biliyordum. O rayihâm ile geride izler bırakacaktım, biliyordum. Sadece bana ait olan bir rayihâ. O halde rayihâmı bulana dek, kalemimin rayihâsı gün yüzüne çıkana dek yazmaya devam etmeliydim.
Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezunum. “Benim hiç mi yeteneğim yok Allah’ım?” diye düşünüp, dualar edip çaresizce arayış içinde olduğum günler geçirdikten sonra yazıya yateneğim olduğunu fark etmiştim. Yeteneğimi keşfetmek adına yazılar yazıyordum ve artık keşfettiğimi hissediyordum. Aradığımı bulmuştum. Bir kitapta okuduğum şu sözü kendime ilke edinerek ömrüm boyunca Rabbimin izniyle Hakk için yazmak istiyorum: “Belki inandıklarımın hepsini yazamayacağım ama inanmadığım hiçbir şeyi yazmayacağım.”

Bir gün gelsin, kaleminin o hoş kokusu tüm güzel gönüllere yayılsın inşallah 💜