27 Ağustos 2023

Mazinin Eğretiliği

Yazar: Tuğba KORKMAZ

Pencerenin kenarına geldi. Elleri cebinde umursamaz bir tavır takınarak ıslık çalıyordu. Elinde dumanı kendinden geçmiş bir sigara, başında zonklayan tilkiler… Perdeyi araladı. Zahmet çekiyor gibi bir hâli vardı. Ne gerek vardı ki yeni bir güne daha başlamaya, diğerlerinden ne farkı olacaktı? Giden olacaktı ömründen, kalan sağlar için bir şey diyemiyordu. Derin bir dumanı daha tüm hücrelerine dolacak şekilde içine çekti. Kendini sanki azar azar değil de tek seferde… “Neyse” dedi, neyse! Güneşin merhaba deyişiyle maviye boyanan asumana selam durdu. Bir an minik bir tebessüm ilişti dudağının kıvrımlarına. Sigara bitmek üzereydi. Geri dönüp baktı masanın üstünde içinde tek sigara kalmış paket, akşamdan sabaha defalarca dolup boşalan kahve fincanı, günlerdir yırtıp attığı halde bir türlü tükenmeyen defterler, sayfalar, notlar… “Neden yazmıştım sahi?” dedi. “Bunca şeyi…”, “Kime kendimi anlatmaya çabalamıştım, neyi ispat, neyi inkardı bu satırlar?” Kahverengi, yeşil ve sarı karışımı, çizgili, otuz yıllık koltuğa ilişti. Sadece ilişti. Çünkü mütemadiyen eğreti hissetmekteydi. Kendisine, yaşadığı anlara, yaptıklarına ve yapamadıklarına, yakamadığı türkülere, tutamadığı matemlere yabancıydı ruhu. Pencereden gün ışığı odanın ortasına ateş gibi yansımaktaydı, lakin onca aydınlığa rağmen ruhu zifiri karanlıktı.

Akrep yelkovanın peşinde, tik tak sesleri kulağının içinde yankılanmaktaydı. Zar zor kalktı ayağa, masaya ilerledi. Sonra aniden yönünü kitaplığa çevirdi. Bir kitabı rastgele alıp sayfalarını karıştırdı. Altı çizilmiş bir cümle kalbine saplandı. “Eskiden durmayalım düşeriz derlerdi. Şimdi düştüğümüz, her tarafımızın çürükler içinde oluşundan belli.” (İsmet Özel – Taşları Yemek Yasak)

Kitap yere düştü avuçlarından sıyrılıp. Kim bilir kaç kez duraksamış, vazgeçmiş, umudunu kaybetmiş ve defaatle düşüp yaralanmıştı. Ruhunu kaç çürüğün sızısı yakmıştı. Safiyane bir kabul gerekliydi bu ağır yükü yüklenmek için. Başını kaldırdı. Birkaç gün önce yere devirdiği için kırılmış olan aynaya baktı. Aynadaki bir yabancıydı. Küçük bir çocuk ona elini uzatmaktaydı. “Yaralarını biliyorum.” dedi çocuk. “Düştüğünde yanındaydım. Gözyaşlarına, yalnızlığına, eğretiliğine şahidim.” Hayal görüyorum zannetti gözlerini kapatıp saniyelerce bekleyip açtı ayna da boşluk vardı. Hem kendisi hem de çocuk kaybolmuştu. “Deliriyorum galiba!” dedi, kalktı masadaki son sigarayı aldı evirdi çevirdi. Öylesine derin derin inceledi ki biri görse ona şiir yazacak zannederdi. Çakmağı çaktı yine kendini pencerenin önüne attı. Fark etmemişti saatlerin nasıl geçtiğini ama akşam olmuştu bile. Sokaklar bu defa gün batımının ardındaki koyu maviliğe teslim olmuştu. Derin bir nefes çekti, dumanın havada daireler çizerek uzaklaşmasını izledi, ardından kuyruklarını bir araya getirmeyi bir türlü başaramadığı tilkilerin kafasında ritim tuttuklarını hissetti. Onlarda bu tekdüzelikten usanmış olmalıydı.

“Makul ol artık.” dedi.
“Bak başlayamadığın gün bile nihayete erdi, bir de başlayabildiğini düşünsene adamakıllı. Başlamak bitirmenin yarısıdır, başlasan en azından yarısı güzelce bitmişti hayatın.”