Müslümanlar Birbirinin Neyi Olur?
Hicretin sekizinci yılında, Efendimiz’in ﷺ komutanlığında Müslümanlar Mekke’nin fethi için yola çıkıyorlar ve Mekke’ye yakın olan Merrüzzahrân denilen bölgede konaklıyorlar. Bunu haber alan Ebû Süfyân, orduyu teftiş etmek için o bölgeye geliyor ve Müslümanlara yakalanıyor. Hazret-i Abbâs (r.a.) onu himayesi altına alıyor ve Efendimiz’e beraber gidiyorlar. (1)
O esnada sahabeden Aiz bin Amr (r.a.) da Efendimiz’in bulunduğu çadırın önünde girmek için izin bekliyor.
Nöbet tutan sahâbî, Peygamber Efendimiz’e:
“Ya Resûlullah! Ebu Süfyan ile iz ibn Amr içeriye girmek için izin bekliyorlar.” diye haber veriyor.
Efendimiz o esnada, kendisinden sonra kıyamete kadar Müslümanların birbirlerine karşı durması gereken çizgiyi ve Müslümanın aleyhine olanlara karşı alması gereken tavrı keskin bir şekilde çizen şu cevabı veriyor;
“Ebu Süfyan ile iz ibn Amr değil, iz ibn Amr ile Ebu Süfyan izin istiyorlar, diyeceksiniz. Çünkü Müslüman, başkalarından daha izzetlidir. İslâm yücedir, hiçbir şey onun önüne geçirilemez.” (2)
Efendimiz, iman eden birinin isminin, bir kafirden sonra zikredilmesine bile izin vermeyip, bunu bile bir zillet kabul ediyor.
Bir Müslümanı, makamı, gücü ne olursa olsun bir başkasına tercih etmiyor.
O Aiz bin Amr ki, Huneyn Gazvesi’nde düşmanla göğüs göğse yiğitçe çarpışmış ve yüzünden ağır şekilde yaralanmıştı. Yarasını bizzat peygamberimiz sarmıştı. Efendimiz için evvelâ imanı, sonra gayreti nasıl da kıymetliydi ki, Efendimiz bu müthiş inceliği öyle bir zamanda hiç göz ardı etmeden söylemişti. Bu hadiseyle peygamberimiz, imanın izzetini, dünyanın bütün ışıklarını gölgede bıraktıracak parlak bir nişane olarak göğsümüzde taşımamızı bizlere vasiyet etmiş ve bizi birbirimize emanet etmişti sanki.
Bu tavır, günümüz için taptaze bir yol işareti.
Boykot meselesi kimileri için önemsiz, kimileri için imkansız, kimileri için de sürdürülemez bir mesele olsa da, bize ne olursa olsun her konuda Müslüman kardeşimizi tercih etmemiz emrolunuyor.
Bazılarımız Müslüman kardeşlerine zulüm edenleri boykot etmeye, kola markasını, deterjan markasını bile değiştirmeye tenezzül etmiyorken, zalimlerin kaliteli malını hayat-memat meselesi gibi sahipleniyor, rahatından asla vazgeçmiyorken bu zilletten kurtulmamız ne kadar uzak bir ihtimal.
Uğrunda savaşıp, can vermemiz gereken hadiselerde şu kadarcık bir konfor alanını bile terk edemiyor oluşumuz, Efendimiz’in ortaya koyduğu tavırdan ne kadar çok uzaklaştığımızı gösteriyor bizlere. İzzetimizi neden kaybettik, cevap bütünüyle apaçık ortada duruyor.
Şunu da bilmeliyiz ki; gücümüz, izzetimiz, refahımız birbirimizden bağımsız değil. Filistin bu haldeyken, Doğu Türkistan bu haldeyken ve dünyanın birçok yerinde birçok Müslüman zillet halindeyken bizim ağız dolusu gülmemiz, rahat ve ferah içinde olmamız bizim için bir başka zillettir ki bu karşılığında cenneti kazanacağımız bir imtihan da değildir üstelik. Bir başka Müslümanın izzetini umursamadığımız zaman ortak bir zilletin bedelini hepimiz ödeyeceğiz demektir, gönüllü olalım ya da olmayalım.
Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri;
“Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada bir din kardeşimin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır; birinin ayağına çarpan taş, benim ayağımı acıtmıştır. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.” diyor.
Her birimiz şu merhamet abidesi duruş ve bakışı kuşansak bugün neler değişmezdi ki…
Bazılarımız felçli bir vücudun çalışan uzuvları gibi, ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ne kadar bağırırsa bağırsın vücudu ayağa kaldıramıyor.
Denecek ne çok şey var ve denecek hiçbir şey yok.
Gökhan Özcan’ın şu duasını hep hatırlamalı:
“Allah’ım bakışımıza bir başkasının bakışı, kulağımıza bir başkasının kulağı ve sesimize bir başkasının sesi olabilme maharetini kazandır yarabbi.”
Vesselâm.
1- İslam Tarihi VI, Mustafa Asım Köksal, Ketebe.
2- Fethu’l-Bârî 3/220.
