14 Mayıs 2026

Surreal Suriye (Birinci Bölüm)

Yazar: Hatice Hazal GÖKÇİMEN

“Suriye… Hoş geldin çocukluğum.”

Suriye’ye gidiyoruz. 

Bir süre bu fikre alışamadım. Suriye’ye gidiyor olmak bizim evde oldukça normaldi. Savaş başladığından beri belki yüzlerce kez Suriye’ye gidilmek üzere çıkılmıştı kapıdan. Ama bu sefer farklıydı. Bambaşkaydı. Çünkü ilk defa Suriye’ye gidilirken gidenlerin ardından kapıyı örten değil yolculuk için hazırlanan olmuştum. Evimizin ezberlediği adımları ben ilk defa atıyordum. Bundan daha da önemli bir şey vardı ki o da zulmünü duyarak, izleyerek ve lanetleyerek büyüdüğüm Beşar’ın aşağılanarak kovulduğu özgür Suriye topraklarına, özgür Suriye belgeselimizin Şam gösterimi için gidiyor oluşumuzdu. 

Suriye’ye gitmeden önce çok uzun süre zihnimde ve yüreğimde kopan fırtınalarla, bunalımlarla savaşmıştım. Öyle ki benliğime yıllardır böylesi hiç uğramamıştı. Çünkü teslim olmuştum. Her zamanki gibi mücadele etmemiş, vazgeçmiştim. Kendi kendimi tanıyamıyordum bile. Ve Suriye, her zaman olduğu gibi beni kendime getirecek, attığım her adımda evden uzaklaşıyor gibi görünsem de kendime doğru ilerleyecektim. Bunu biliyordum, bunu bilerek ve umarak gittim… 

Önce Antep’e vardık. Sonra Kilis’teki Öncüpınar sınır kapısına. Daha önce hiç bir sınırı yürüyerek geçmemiştim. Lakin bu sınırın şahit olduğu nice uzun yürümelerin ağırlığı hâlâ omuzlarımızdaydı. 

Pasaport kontrolde “Siz buraları bilmezsiniz, yardımcı olayım” diyen ağabeyle yarı gergin yarı komik dakikalar yaşadıktan sonra Babüsselam’da vize işlemleri için bitmeyen bekleme saatlerimiz başladı. Yaklaşık iki-iki buçuk saat kadar orada, Öncüpınar ve Babüsselam kapıları arasındaki vize merkezindeydik. Fakat yemin ederim bize on saat gibi geldi. Sıcak, yol yorgunluğu, meçhuliyet ve hali hazırda planlanmış yolculuğumuzun akıbeti bizi her geçen dakikada daha da endişelendiriyordu. Bir taraftan da etrafımdaki insanları izliyordum. Kendi ülkelerine girmek için bekliyorlardı. Ziyarete mi gelmişlerdi, kimleri vardı sınırın ötesinde ya da evlerine dönmeye mi gelmişlerdi, kaç zamandır uzaklardı topraklarından, evlerini nasıl bulacaklardı, nelerle karşılaşmışlardı şimdiye kadar, daha nelerle karşılaşacaklardı?.. Biz içten içe hayıflanıyorduk beklerken ama bu sınırdan yıllarca insanlar canlarını kurtarmak için kaçarak çıkmak zorunda kalmışlardı. Belki yanımda oturan bu çocuklar hiç görmedikleri memleketlerine dönmek için sonu belirsiz bir bekleyişin tedirginliğini taşıyorlardı… Tüm bunlar ve daha ne cevapsız sorular dönüp duruyordu zihnimde. 

Ya ben?

Ben biliyor muydum Suriye’yi?

Bildiğim… Çadır kamplar. Güzel yüzlü mahzun bakışlı çocuklar. Kırmızı çamur. Onlarca, yüzlerce, binlerce hikaye…

Ama çok güzeldi Suriye. Bunu biliyordum. Bir yasemin çiçeğiydi o… 

Nihayet vizelerimizi alınca sınırın diğer tarafına geçtik ve evet:  ”أهلًا وسهلًا في وطنكم“

Yani, vatanınıza hoş geldiniz. 

“Esed’den daha kötü yok!..”

Nihayet sınırdaki işlerimizi tamamlayıp yolculuğun devamını geçireceğimiz otobüsümüze doluştuk ve Halep’e doğru yol almaya başladık. 

Hızlı bir şekilde akıp gidiyordu gözümün önünden Suriye, tanışmak için çok vakit yoktu ve ben otobüsün camına yapışıp gözlerimi kırpmadan etrafı izlediğimi, güneş artık gözlerimi acıtmaya başladığında anladım. Her şeyin benim için hem bu kadar yeni hem bu kadar tanıdık olması sinir bozucuydu ama mutluydum. Kim yıkılmış evlerin, hayata döndürülmeye çalışılan şehirlerin içinden geçerken kocaman gülümsemeyi sürdürür ki? Ben! 

İçimde derin bir anlam karmaşası yaşarken otobüstekiler de vize merkezinde yaşadıklarımızdan bahsediyorlardı ve  son noktayı, kendisini belgeselden de hatırlayacağınız Abdurrahman hoca koydu:

“Evet, siz belki kötü bir şey yaşadınız bugün… Ama Esed’den daha kötü yok. Daha kötü yok!” 

Bu cümleyi o anda biraz da belgesele atıfla söylemişti evet ama ‘Esed’den daha kötü yok’ lügatımıza, hadiselerin menfilik derecesini belirtmek amacıyla kullanılacak bir cümle olarak girmişti bile. Çünkü Suriye topraklarında ne yaşarsanız yaşayın hakikaten de Esed’in yaptıklarından daha kötü olamazdı… 

“Kaldır başını, sen özgür bir Suriyelisin!” 

Önce Sarût’tan “Cenne Cenne” yankılanmaya başladı otobüsün tavanında. Ne garip, dedim; iki gün önce Kuştepe’de okula gitmek için yürürken dinliyordum bu ezgiyi. Şimdi ise Halep’e gidiyorum. 

Hayat pek garip. Ve sürprizlerle dolu. 

Sonra ise devrimin ertesi günü okulun konferans salonunda Suriyeli, Türk, Filistinli, Mısırlı, Doğu Türkistanlı, Balkanlı tüm arkadaşlarla hep birlikte zaferi kutlarken öğrendiğim ‘Kaldır başını, sen özgür bir Suriyelisin!’ marşı çalmaya başladı. O gün omuz omuza bu marşı daha sözlerini çözememiş halde söylemeye çalışırken şimdi her kelimesini ezberlemiştim. Tıpkı çocukluğum boyunca yaptığımız gibi… 

“Ey rüzgâr, vatanıma götür beni.” 

Çok erken yola çıkmış, haliyle yorulmuştuk. Böylece ilk intiba ve müşerreflik anlarından sonra dışarıyı seyrede seyrede uyumuşum. “Hatice, Halep’e geldik. Halep’e!” diyen annemin seslenmesiyle uyandım. Ya Rabbi, burası Halep mi? Çok güzel… Çok. Kahire’ye benziyor sanki biraz. Annemin deyimiyle biraz da Endülüs’e. Ya da yok hiçbir yere benzemiyor. Halep’e benziyor. Çok güzel, çok! 

Büyülenmiş şekilde yeniden pencereye yapışmışken birden Feyruz çalmaya başladı radyoda. Hadi canım! Artık eskide kalmış Suriye Baas Partisi’nin Halep binasının önünden geçerken “Sallimli Alayh” dinliyorduk resmen. 

Sıradaki parça ise “Nassam Aleyna el Hawa” idi. On bir yaşında ilk defa Feyruz dinleyen Hatice’ye bir gün bu şarkıları özgür Suriye’de; Halep’te, Şam’a giderken dinleyeceğini söyleseniz büyük ihtimalle size inanmazdı. Ya da inanır, mahzun mahzun güler ve olması için yüreğinin en derininden en içli dualarını geçirirdi. 

Vize için çok beklediğimizden Halep’te geçireceğimiz vakit kısıtlıydı. Yalnızca kaleyi görecek kadar zamanımız vardı. Yakınlarda indik, surlara arkadan bakıyorduk. Şehre hakim bir tepenin üzerinde, olanca heybetiyle duruyordu Halep Kalesi. Büyülenmiştim. Ama asıl büyüleyici olan, kalenin eteklerinde gelişen hayattı. Aileler hafta sonu gezmesine gelmiş, çocuklar rengarenk giyinmişti. Balon satan, çekirdek satan, meyve satanlardan alışveriş yapıyorlar ya da meydanın etrafındaki kafelerde oturuyorlardı. 

Biz de bir anda kendimizi yiyip yiyebileceğimiz en lezzetli çağlaları paylaşırken bulduk. Evet, Halep Kalesi’nin altındaydık ve öylece dikilip annemin aldığı bir poşet tuzlanıp limonlanmış çağlayı yiyorduk. Çağlalar bize o kadar iyi gelmişti ki sanki buraya geliş amacımız oymuş gibi tüm vaktimizi çağla eşliğinde kaleyi izleyerek geçirdik. Bu sırada ilk şehir anonsumu çekmeyi ihmal etmedim tabii…

“On sekiz yaşındayım ve çocukluğumun şehirlerinden Halep’teyim!” 

Bunu yaşamak; her saniyesini içime çeke çeke, idrak etmeye çalışarak yaşamak o kadar büyük bir şükür sebebiydi ki benim için. Gözlerim doluyor, başımı gökyüzüne çevirdiğimde kalenin karşısında dalgalanan kocaman özgür Suriye bayrağını görüyordum. Her yerde özgür Suriye bayrağını görebilmek dahi dehşetli bir mutluluktu. Bu kadar mutlu olduğum için kendime şaşırıyordum. Annem her zaman duygularımı abartarak yaşadığımı söyler zaten ama ben genelde ona katılmam:)

“Gözlerin için ey Humus…”

Saatler geçtikçe namaz vakti için endişe etmeye başladık. İkindi namazını Humus’taki Halid bin Velid Camii’nde kılmak istiyorduk. Çok güzel bir cami, diyorlardı. Merakla ve biraz da tedirginlikle varmayı bekliyorduk.

Gündüzün bunaltıcı sıcağının yavaş yavaş kesif soğuğa döndüğü bir zamanda Humus’a girdik. Halid bin Velid Camii’nde önce abdest tazeleyip namazlarımızı eda ettik, sonra ise Halid bin Velid’i ziyaret ettik. Akşam vaktine az kaldığı için kabrin başında bizi fazla tutmadılar lakin birkaç dakika dahi olsa bu toprakları Bilad-i İslam haline getiren o şanlı komutanın, büyük sahabinin huzurunda bulunmak bambaşka bir duyguydu. 

Vakti beklemek için avluya çıktık. Humus’un yıkılmış mahallelerinin üzerine güneş batıyordu. Üşümeye başlamıştım. Avlu kalabalıktı. Bizim ağabeyler oyun oynayan çocuklara katılmış, torpil patlatıyorlardı. Ninnilerinin nakaratını bomba sesleri dolduran gökkubbenin altında artık torpil patlatarak eğlenen çocuklar… Heyecanla yeni bir anons çektim:

“Bugün 4 Nisan 2026. Akşam ezanın okunmasına birkaç dakika var. Biz Şehid Abdulbasit Sarût’un şehri Humus’tayız; Halid bin Velid Camii’nin avlusunda, onun türbesinin tam karşısındayız.” diyecek başka bir söz bulamayıp şükrüme sarılıyorum: “Özgür olarak buraya gelmeyi nasip eden Allah’a hamdolsun…” 

“Gözlerin için ey Humus,

Canlar veririz. 

El ele tutuşuruz…

Yaraları iyileştiririz. 

Ey Humuslu, haydi ses ver:

Bırak Humus rahatlasın. 

Bu senin için ey Humus,

Mücadeleyi ilan ettik. 

Ya zafer ya şehadet;

Şehadetle rahatlarız. 

Haydi ey Humus gençleri,

Cihad için canlarımızı veririz!” 

Humus’a yaklaştığımızdan beri, sokaklarında ilerlerken, hatta çıkıp Şam’a vardığımızda bile zihnimde dönüp durdu bu ezgi. Her adımda şehitlerimizin ruhlarını yanımda hissettim. 

Sarût hakkında söyleyebileceğim çok şey var. Duruşu, coşkusu, inancı, ümidi; her şeye rağmen sürdürdüğü mücadelesi. Beliğ bir yorgunluğa meydan okuyarak parlayan gözleri. Ve yüzünden hiç eksik olmayan tebessümü… Bugünleri görmesini çok isterdim. O ve nice mücahid dava arkadaşı, memleketleri Humus ve sevdalı oldukları özgürlük uğruna şehid oldular ve cennet bahçelerinin kapılarında beklemekteler şimdi. Kutlu mücadeleleri sayesinde zafer de şehadet de onların şimdi. Elhamdulillah… 

 

-birinci bölüm sonu-