21 Mayıs 2026

Surreal Suriye (İkinci Bölüm)

Yazar: Hatice Hazal GÖKÇİMEN

“Ey gidi Beşar!..” 

5 Nisan Pazar

00.30 suları 

İç/Gece/Otobüs

tülay hoca telefondadır:

“Tamam. Nasıl geçeceğiz Kasiyun’a?” 

“Abla şifre söylemeniz lazım.” 

ekip yorgun argın şam’a gelmiş olmanın da verdiği

rahatlıkla kendi aralarında cevaplar:

-başak!

-bilemedin, şafak!

-abla 10,20,30,40 olur mu?

-ya da 1,2,3,4,5 ?

 

“Ne şifresi, ne diyeceğiz girerken?”

-selamünaleyküm! 

Bu atmosferle yavaş yavaş Kasiyun’u tırmanmaya başladık. Ben yolda yine uyumuş (ya da otobüste migren krizleri sırasında alınan fazla doz nane yağından bayılmış), yine “Şam’a geldik kalkın” sesleriyle uyanmıştım. Uyanır uyanmaz da az evvel tasvir etmeye çalıştığım ortamı kayda almaya başladım. Ekibin kreatif şifre tahminlerinin ardından anahtarın bir parola değil de bir kişi olduğunu anlayıp parolamızla beraber tepeye çıktık. 

Otobüsten inip tüm Şam’ı gözlerimizin önüne serilmiş bulunca biraz sarsıldım. Ne yalan söyleyeyim, bu sefer duygularıma hakim olma hususunda kendime pek güvenmiyordum ama yorgunluğun ve tüm gün yaşanan duygu yoğunluğunun ardından yüzümü serin Şam rüzgarları okşayınca derin bir sessizliğe gömüldüm. Acı kahve olmasa da Şam-ı Şerif’i izlerken güzel bir çay içmek ve tadını çıkara çıkara “ne dişli domuzdun sen!” demek nasip oldu elhamdülillah. Bir de kimsenin duyamayacağı bir şekilde “biz burada kalacağız” ezgisini mırıldandım. Bir ahidi tazeler gibi…

“Emevi Camii’nde bir sabah namazı” 

Okul için, değil sekiz, on saat dahi uyusam yataktan kalkmakta zorlanırım. Genelde de son anda uyanıp paldır küldür hazırlanırım bu yüzden. Ama Emevi Camii’nde sabah namazı kılmak için sözleştiğimiz saate yetişebilmek adına bir buçuk saatlik uykunun ardından ne yaptığımı, neden yaptığımı, nasıl yaptığımı sorgulayarak (namazdan sonra eski şehiri gezeceğimiz ve bir daha odalara uzun uzadıya dönemeyeceğimiz için) sabahın dört buçuğunda programa şimdi gidecekmişiz gibi şık şıkıdım hazırlandım. 

Bomboş sokakların ve yolların ortasından yürüyerek Hamidiye Çarşısı’na geldiğimizde ilk ezan okunmaktaydı. Daha çekimlerin başlamadığı bir film platosunu geçiyormuş gibi hızlı adımlarla henüz tüm dükkanları kapalı olan çarşıyı yürüyüp direkt Emevi Camii’ne vardık. Namazı kaçırmamak için aceleyle içeri girip oturduk, neyse ki henüz dört mihraptan birinin önünde yapılan hadis dersi devam ediyordu. Arapça bilmemenin gözü kör olsun, yine hiçbir şey anlamadım ama sadece dinlemek bile çok güzeldi… 

Hayatımda kıldığım en huzurlu sabah namazlarından birini (Kıble Mescidi’nde kıldıklarımla yarışırdı) eda ettikten sonra biraz bu muhteşem camiyi adımladık. İçerideki işlemeler… Kafamı nereye çevirsem ayrı bir hikaye… Yahya Aleyhisselam’ın cami içerisindeki kabrini ziyaret ettiğimiz esnada amcalardan biri elinde büyükçe bir poşetle geldi ve bizlere ekmek ikram etti. Böylece erken kahvaltımızı, Emevi Camii’nin avlusunda dolaşırken yapmış olduk. 

Uzun namlulu silahla girilmez, uyarılı camiden çıkıp hemen yanındaki Selahaddin Eyyubi’nin kabrini ziyaret ettik dışarıdan. Çok büyülü bir andı, az evvel Yahya Aleyhisselam’ın huzurundayken şimdi Kudüs fatihi Selahaddin’in kabri başında olmak… 

Vaktimiz kısıtlı olduğu için orada çok duramayıp hızlı bir eski Şam turuna çıktık. 

“Şam, muhteşam”

Henüz uyumakta olan şehrin ıssız sokakları bize sessizce sırlarını açarken ben her adımımda bambaşka bir masalın kahramanı gibi hissediyordum kendimi. Bir yandan bu masallardan parçalar aldım yanıma, bir yandan da ömür boyu yankısını hissedeceğim adımlarımı dinlemeye koyuldum. Neticede dönüp dolaşıp başa, Hamidiye Çarşısı’na geldik. Çarşı hâlâ hareketlenmemişken hızlıca otelimize dönüp minik bir Şam kahvaltısıyla hayli yorucu olacak bu günü resmi olarak başlattık. 

“Sancağı taşıyan çocuklar…” 

Yolculuğun bu kısmında biraz gergindim. Çünkü Yeçed’in Şam yakınındaki bir yetimhanesine gidiyorduk. Daha önce pek çok kez yetim çocuklarla bir araya gelmeme rağmen ilk defa bir yetimhaneye gidecektim ve bu yetimler savaşta ailelerini kaybetmiş Suriyeli erkek çocuklarıydı. Yanlışlıkla yapacağım en küçük bir jest veya miniğin onları incitmesinden korkuyordum. Kısa bir süre için yanlarına gelmiş yabancı insanlar olarak onların kalbine dokunamamaktan çekiniyordum. 

Nihayet yanlarına vardık. Büyükçe bir odada çocukları bekliyorduk. İlk gelenler de bizim kadar şaşkın, heyecanlı ve çekingendi. Evvela az önce belirttiğim çekincelerden dolayı sadece durup seyrettim onları. Bazılarının gözleri parlıyor, cana yakın bir şekilde hemen yanına gelip tanışıp konuşmak istiyor; bazısınınsa gözlerindeki parıltı çalınmış, öylece oturup sabit bir noktaya bakıyor ve iletişim girişimlerini de tepkisizlikle reddediyordu. Sonraysa bu duruşun ne bana ne onlara faydası olmayacağını anlamış, biraz da diğer ablalarımın hemencecik çocuklarla kaynaşmasından aldığım cesaretle etrafımdaki çocuklarla tanışmaya, çat pat konuşmaya başlamıştım. 

Ekibin ağabeylerinin İkinci Geleneksel Yetimhane Güreş Turnuvası’nı, çocukların kesin galibiyetiyle bitirmelerinden az sonra çocuklar, hocalarının eşliğinde ayağa kalkıp hep bir ağızdan ezgiler söylemeye başladılar. Utanıp kalkmayanları da biz cesaretlendirdik ve odanın içinde birden bire bambaşka bir hava oluştu. Cenne Cenne, Khud Dimana gibi ezgileri en gür sesleriyle söylüyordu savaşın ve zulmün hayallerini yıkamadığı bu küçük yürekler. Her biri büyüyünce güzel vatanları, milletleri ve ümmetleri için canla başla çalışacaklardı, parıldayan gözlerinden okuyabiliyordum şevklerini. 

Onlardan ayrılmak zordu ama bizi bekleyen daha çok iş vardı. Tekrar gelmek üzere vedalaştık ve en çok yıkım görmüş yerleşimlerden biri olan Duma’ya doğru yola çıktık. 

“Ey geçici sözlerin arasında geçip gidenler”

Nihayet, sebeb-i ziyaretimiz olan, Surreal Suriye belgeselimizin Şam gösterimi için Şam Milli Kütüphanesi’ne vardık. Hızlı bir şekilde organize olup salonumuzu hazırladık ve misafirlerimizi beklemeye koyulduk. Biz yine saha işleri koordinatörümüz Mutlu ağabeyin liderliğinde karşılama ve yönlendirmedeydik. Ben bu işin altından Türkçe konuşuyorken kalkmakta zorlanırken nasıl Arapça ile başa çıkacağım hususunda endişe ederken birden kendimi Hamalı ablaların arasında buldum. Selamlaşıyor, konuşuyorduk. Kimi Türkiye’den geldiğini, ne kadar orada kaldığını anlatıyor kimi bizim buraya gelmemize şaşırıyordu. 

Türkiye’den ve Suriye’den üst düzey misafirlerimiz de salonu teşrif edince programımız başladı. Ön tarafta bulunan bir boşluğa oturmak için vazifelendirilmiş, ablalarımdan uzakta kalmıştım. Fakat bu fırsatı salonu izlemek ve bazı anları yakalamak için değerlendirdim. 

İlk dakikalardan itibaren karanlığın içinden hıçkırıklar ve iç çekmeler duyulmaya başladı. Yanlış anlamayın, insanların gözyaşı dökmesini normalleştirmiyorum. Lakin okuma yazmayı bilmediğim zamanlardan beri bu tür belgesel gösterimlerinde bulunuyorum ve maalesef her seferinde karşılaştığımız bir manzara oluyor bu. Fakat şimdi Suriye halkı, kendi hikayelerini izlemektelerdi. Kendi yaşadıklarını, kendi acılarını… Kilometrelerce öteden niçin geldiklerini düşündükleri kardeşleri, onların acılarını acıları bilmiş ve yapılan zulümler unutulmasın için belgelemişlerdi. Bunun verdiği his bambaşkaydı işte. 

Gözyaşları bittiğinde, yasemin çiçekleri açtı çehrelerimizde. Kan ile değil, can ile birbirine bağlanmış iki halkın insanları bir kere daha sımsıkı kenetlendi birbirlerine. Sahneye çıktığımızda, tüm bu düşüncelerle baştan aşağı titriyordum. Ve evet, söz veriyoruz ki; sesimiz, sözümüz, nefesimiz yettiğince kendi topraklarımızın hikayeleriyle beraber Suriye’nin, Filistin’in, can Doğu Türkistan’ın, Bosna’nın ve tüm gönül coğrafyamızın hikayelerini anlatmaya devam edeceğiz inşallah. Ahdimizi, o salonda tekrar tazelemiştik. 

Gün batarken biz; son bir kez eski Şam’ı gezmiş, Hazreti Hüseyin’in makamına ve Selahaddin Eyyubi’nin türbesinin içine girmiş, müthiş bir pazarlıkla son çağlalarımızı almış ve yola koyulmaya hazırlanmıştık. 

Akşam yemeğimizi yediğimiz yerin terasında açık havada, Muhammed abinin imametinde Şam’daki son namazlarımızı kıldık ve şehrin üzerine karanlık çökerken buruk sevincimize eşlik eden bir yorgunlukla tekrardan sınıra doğru ilerlemeye başladık. 

“Yollar bizim umudumuzdur”

Emre Topoğlu ağabeyimiz, “Yolar Benim Umudumdur” diyor. Her ne kadar yolculuğumuz uçağımızı kaçırmaktan endişe edeceğimiz kadar uzun, otobüsün arkasında oturan biz hanımlar (özellikle ablalarım) için dondurucu soğuk ve yorucu geçmiş olsa da gece üç sularında Öncüpınar’a vardığımızda iki günlük seferimizden heybeme pek çok şey almıştım. Güzel insanlarla tanışmış, hemhâl olmuş ve pek çok şey öğrenmiştim. 

İşte bu benim; gecenin bir saati yine yürüyerek sınırı geçmeden birkaç dakika önce Mehmet abimin “İlk Şam seferinin anısı olsun” demesiyle çekilen fotoğrafım. Bilmekle görmek bir değildir, der annem hep. Suriye’yle bambaşka bir bağım var, malumunuz. Artık suyundan içmiş, toprağında secde etmişim elhamdulillah. Beni Filistinli zannedenlere latife mahiyetinde “Gazzeliyim” diyordum, Suriyeli zannedenlere de “Humusluyum” diyeceğim artık. 

5 Nisan günü Milli Kütüphane’nin sahnesinde ahdimizi tazelediğimiz gibi, dönüş yolumuzda otobüsümüzün kırmızı ışıkları altında durum değerlendirmesi yaparken tekraren söylediğimiz gibi gönül coğrafyamızın hikayelerinin izinde bu yolları arşınlamaya devam edeceğiz biiznillah. 

Buraya kadar okuyup ilk Suriye seferime şahitlik ettiğiniz için teşekkür ederim. Başka bir seferde Allah rızası için buluşana dek yolda kalın, yolcu kalın, selametle kalın! 

 

-son, şimdilik-